1929′dan Günümüze Kapitalizmin Krizleri

1929′dan Günümüze Kapitalizmin Krizleri

Günümüzdeki finansal kriz, 1929 buhranı ile temelde benzerlikler göstermektedir. Bu yazımızda 1929 krizine yol açan gelişmeleri ve sonuçlarını inceleyip, kapitalizmin krizini günümüze kadar getireceğiz. Krizlerin çeşitleri ve sonuçları farklı gibi gözükse de aslında sebepleri aynı.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa ülkeleri üzerinde derin yaralar açmıştı. Avrupa devletleri 1914-18 arasında, büyük mali, sanayi ve banka gruplarının daha geniş alanlara egemen olmaları, sömürgeci ülkelerin diğer ülkeleri talan ederek gelişmelerine ivme kazandırmaları için kendi aralarında başlattıkları “kaynak” geliştirme savaşıydı. Ancak savaşın bitmesi hiçbir sorunu ve uzlaşmazlığı çözmeye yeterli olmadı.

Almanya, savaşın kaybedeni olarak daha dar bir alana hapsolmuşken, savaşın kazananları İngiltere ve Fransa da bu savaştan bitkin ve tükenmiş bir halde çıktılar. 19. yüzyıldaki en gelişmiş ülkeler sınıfına girmelerini sağlayan sanayileri, artık eskimiş yıpranmış ve geri kalmıştı. Bu aslında bir çöküştü ve bu çöküşü gizleyen tek varlıkları sömürge imparatorluğu olmalarıydı.

zombiecapitalism 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriBirinci Dünya Savaşı’nın tek kazananı aslında ABD olmuştu. Tarım ve sanayisi savaş boyunca gerçek bir patlama yaşamıştı. 1918 yılından itibaren, müttefiklerine verdiği borçlar sayesinde, dünya Altın stoklarının büyük bir bölümünü ele geçirmişti.

1920’li yıllar ABD için refah dönemi olarak adlandırılabilirdi. Otomobil, kimya, kauçuk, alüminyum ve petrol gibi yeni sanayi alanlarında üretimler arttı ve ABD kısa sürede her beş ABD’li için bir araba üretebilme kapasitesine ulaştı.

Ancak ileride oluşacak krizin temeli, üretimdeki artış hızının ücretlerdeki artış hızından 7 kat fazla olmasıydı. 1922-29 yılları arasında üretim %50 oranında artarken, ücretler sadece %7 oranında artmıştı. Buna karşılık, hisse senedi sahipleri %65 oranında gelir artışları sağladı. Refah dönemi içinde bile halkın 1/3’ü yoksulluk içindeydi. Üretim, halkın refah düzeyinden çok daha hızlı artıyordu. Öte yandan tekelleşme olgusu da sorunun fitilini ateşliyordu. 1903 yılında 181 otomobil üreticisi varken, 1926’da sadece 44 üretici vardı. Üretim hem artıyor, hem de belirli grupların elinde toplanıyordu.

wallstreet 1014938c 1929dan Günümüze Kapitalizmin Krizleri1925’ten itibaren üretime yönelik yatırımlar yerine mali piyasalara yönelindi. Finans piyasalarında şişirilen balon nihayet 24 Ekim 1929 Perşembe günü NY borsasının çöküşüyle birlikte patladı. Hisse senedi piyasasındaki arz-talep farklılaşması hisse senetlerinin fiyatlarını dibe itti ve hayali milyarlar uçuverdi. Nakit sıkıntısına giren bankalar kredileri dondurdu. Borsa krizi banka krizine dönüştü ve binlerce banka iflas etti. Borsa ile başlayan çöküş, aşama aşama bütün sektörleri vurdu.

Üretim fazlası stoklar, piyasadaki gelir dağılımındaki bozukluk nedeniyle zaten satılamıyordu. Bu krizle birlikte tam bir çöküş yaşandı. ABD sanayi üretimi 1929-32 yılları arasında %50, yatırımlar ise %89 oranında düştü. Şirketler peş peşe iflas ediyordu. Satışlar azaldığı için fiyatlar ve dolayısıyla kârlar düşüyordu. 1932 yılında kâr oranları 1928’e göre üç misli azalmıştı. Buna rağmen şirketler, hisse senedi sahiplerine hisse senedi gelirlerinden pay vermeye devam ediyordu. Üstelik verilen paylar, elde edilen kârdan daha yüksekti. Açıkça şirketlerin içi boşaltılıyordu.

broke72 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriKriz ilk olarak çiftçileri vurdu. Üretimdeki artış iç taleple karşılanamayınca çiftçiler ve köylüler kendilerini borç içinde buldu. Topraklarından kovuldular. Yeteri kadar üretmedikleri için değil, aksine çok fazla ürettikleri için. Öte yanda yetersiz beslenmeye, açlığa bağlı hastalıklardan dolayı çocuklar ölüyordu. Bütün bunlar, yiyeceklerin çürümüş olmasından değil, çürümeye terkedilmesinden dolayı oluyordu. Çünkü kapitalizmde her bir portakal kâr getirmeliydi.

1932’ye gelindiğinde, nüfusun ¼’ü işsiz kalmıştı. İnsanlar iş bulamıyor, aşevleri önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlardı. Zencilerin durumları daha da kötüydü.

ABD, Avrupa’daki sermayesini geri çekmeye karar verince, önce Alman ve Avusturya bankaları çöktü. Sırayla bütün ülkelerde benzeri görülmemiş bir darboğaz ve iflaslar tüm dünyayı sardı. Ülkeler ve yönetimleri kendi ülke sermaye sahiplerini korumak için ithal ürünlere sınırlamalar getirdiler. Öte yanda aç ve yoksul halk kitleleri kimsenin umurunda değildi.

trickle down in down market 1 1929dan Günümüze Kapitalizmin Krizleri1929’da Hoover, ABD’de banka ve şirketlere yardım etmek için planlar üretmeye başladı. İşsizler, belediyenin verdiği birkaç dolarla yetinmek zorundayken, federal devletin başkanının zenginlerin parasını kurtarmanın derdine düşmesi insanları öfkelendiriyordu. Hoover, her defasında çürük meyve yağmuruna tutulduğu için Beyaz Saray’a hapsolmuştu. Nitekim yeni seçimde Roosevelt başkan oldu.

Roosevelt’in “New Deal” yani yeni düzen politikası da Hoover’in kafasındakinden farklı şeyler içermiyordu. Doğal olarak ABD hazinesi de krizden etkilenmişti. Roosevelt’in ilk icraatı, paniği önlemek ve böylece bankaları kurtarmak için geçici olarak bankaları kapatmak oldu. Devlet bankalara ortak olmaya, onların borçlarını üstlenmeye başladı. Bu uğurda harcanan para 1 milyar Dolar’ı geçmesine rağmen binlerce banka iflas etmeye devam etti.

new deal 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriYeni Düzen’in temel yasalarından biri Ulusal Sanayi Kurtarma Yasasıydı (NIRA) . Bu kanunla büyük şirketlere rekabetten kaçınmaları için ücretler ve fiyatlar üzerinde uzlaşmaları, pazarları paylaşmaları ve karteller oluşturmalarının önü açılıyordu. Amaç elbette ki üretimi azaltarak fiyatları yükseltmekti.

Devlet, ulusal sermaye sahiplerini kurtarmak için öncelikle alt yapı yatırımlarına yöneldi. Barajlar, köprüler, yollar yapılmaya başlandı. Bu şantiyelerde yaklaşık 4 milyon kişi istihdam edildiyse de bu rakam toplam işsizlik rakamının çok küçük bir parçasıydı. Üstelik bu işçiler normalin çok üzerinde çalışıyorlar ve çok az bir ücret alıyorlardı. Bunlara “Federal devletin kürek mahkûmları” adı verilmişti.

Roosevelt, patronlar gibi ücretleri aşağı çekmek için krizi bir fırsat olarak kullanmak istedi ve ücretler yarı yarıya azaltıldı. Bütün krizlerde olduğu gibi, finansal krizin faturası, olup bitenden hiçbir sorumluluğu olmayan geniş kitlelere ödetiliyordu. 1930’lara gelindiğinde “korumacılık” artmış, ithalden alınan vergiler artırılmış, yeni Pazar arayışları hızlanmıştı. Bu anlayış, dünya ticaretinin çökmesine neden oldu.

Fransa ve İngiltere gibi sömürgeci ülkeler, kendi sömürge bölgelerine kapandılar ve o bölgeleri diğer ülkelere kapattılar. Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte, İngiltere ekonomik hegemonyasını kaybetmişti. Nüfus yaşlanmış, kömür, demiş-çelik, tekstil sanayisindeki teknoloji eskimişti. 1920’li yıllarda işsizlik sürekli arttı. Sanayi üretimi krizle birlikte azalmaya başladı, ihracat da düştü. Hükümet, işsizlik yardımını %10 oranında azaltıp, yardım süresini de kısalttı. Hükümet ayrıca tekellerin oluşmasını destekledi. İngiliz Demir Çelik Birliği 2.000 şirketi egemenliği altına alarak kartel oluşturdu ve İngiliz çelik üretiminin 2/3’ünü kontrol eder hale geldi.

Öte yanda Fransa’da krizin etkileri daha geç görüldü. Çünkü hem ekonomisi ve sanayisi daha geriydi, hem de tarım sektöründeki pay ve köylülük diğer ülkelere göre yüksekti. Gecikmeli de olsa kriz Fransa’yı da vurdu ve ihracatı %60 oranında azaldı. Fransa da ithal ürünlere vergiler koydu. Bununla da yetinmeyip bazı ürünlerde kota uygulaması başlattı.

Memur maaşları 1931-35 yıllarında %13 ve %17 oranında azaltıldı. İşsizlikte patlama yaşanınca yabancı işçi düşmanlığı başladı ve yabancılar ülkelerine gönderildi. 1931-36 döneminde 500.000 kadın işçi işten çıkarıldı ve “kadının yeri evidir” kampanyaları yapıldı.

Diğer ülkelerde olduğu gibi üretimin azaltılması ve aynı sektörde üretim yapan firmaların birleştirilmesi politikası güdüldü. Yeni üretim yerleri, yeni üzüm bağları ve hatta yeni değirmenler kurulması yasaklandı.

Amerikan burjuvazisi krizini ihraç etmiş, maliyeti diğer ülkelere ödetmeye çalışmıştı. Fransız-İngiliz burjuvazileri Almanya’nın boğazını sıkıp, bir yandan da sömürge topraklarını genişletmeye çalıştılar.

Bundesarchiv Bild 146 1970 050 13 Berlin Mieterstreik 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriKriz Almanya’yı daha sert vurdu. Üretim yarı yarıya azaldı. Alman sermayesinin karşısında çok güçlü ve organize bir işçi ordusu vardı. Almanya, İspanya, Fransa, İngiltere ve ABD’de işçi sınıfının silahlı direnişleri ve büyük çaplı grevleri başlamıştı. Bu ülkelerin sermaye sahipleri, 1917 Bolşevik devriminin endişesiyle faşist partileri desteklediler. Bu desteğe sol eğilimli birçok parti ve sendika da katıldı. Herşeyini kaybetmiş küçük esnaf, çiftçi ve küçük çaplı sanayiciler de Rusya’dakine benzer bir devrimden çekindiler. Çünkü böyle bir devrim olursa, kaybettikleri özel mülkiyetlerini bir daha asla geri kazanamayacaklardı. Başka ülke sermayelerine karşı, ulusal sermayelerini korumaları gerektiğine inandırıldılar. Halbuki sermayenin dini, dili, rengi yoktur. Büyük sermaye sahipleri daima işçileri ezmişti, üstelik bunu yaparken de ulusal işçi diye bir kavramı yoktu. Onların tek amacı, kâr oranlarını daha da yukarılara taşıyabilmekti. İşçi sınıfının olayları yanlış okuması, onları bu gelişmelerin kaybedeni konumuna getirecek ve dünya adım adım savaşa ilerleyecekti.

Ekonomik krizler aslında kapitalizmin işleyiş mantığının sonucudur. Kapitalizmdeki amaç her üretim dalında maksimum kârı elde etmektir. Kapitalist, her ürettiği ürünü satmak ve kârını cebe koymak ister. Ancak bu, alım gücüne sahip insanlarla sürdürülebilir. Yine de insanların alım gücüne sahip olup olmadıkları, kapitalistleri ilgilendirmez. Kapitalist üretimde amaç, mevcut Pazar payından en büyük dilimi kapmaktır. Bu amaçla, sanki tüm pazara kendisi sahip olacakmış gibi bir hırsla yatırım ve üretim yaparlar. Bu da aşırı üretime sebep olur. Aşırı üretimi karşılayacak talep olmayınca bu kez de üretim hızla düşer, fiyatlar dibe vurur. Bütün bunlar hırsın sebep olduğu plansız ve cahilce üretim mantığının sonucudur. Rekabet adı verilen mücadelede firmaların çoğu ya iflas eder ya da ucuz fiyatlarla el değiştirir. İflas edenler genelde üretim süreleri ve maliyetleri ortalamanın üzerinde olanlardır. Güçlü olan ayakta kalır. Sektördeki üretim dengesi bu yolla yeniden kurulmuş olur. Tabii ki bedelini yine geniş halk kitleleri öder. Sermaye her krizde biraz daha yoğunlaşır. Talep bulamayan aşırı üretim iflasları beraberinde getirdiğinde, yan sanayi sektörleri de kurur ve batar.

Bu vahşi, plansız ve aşırı üretimin finansal desteği için bankalar devreye girer. Örneğin bir otomobil firması, üretim giderlerini karşılamak için ürettiği arabaların satılmasını bekleseydi, üretimi sürekli kesintiye uğrardı. Firmalar yatırım yapmak için satışlarından elde ettikleri geliri bankalara yatırır. Bu da sermayenin merkezileşmesini sağlar. Bankalar, firmalara gelecekte elde edeceklerini varsaydıkları kâr karşılığı, bugünden yatırım yapma imkanı verir. Ancak güven kaybı, kaynaklardaki daralma, faizlerde ani ve aşırı yükseliş gibi sebepler, bankaların kredi musluklarını kapatmasına ve firmaların iflasına neden olur.

Bankalar zaman içinde en verimli, en çok kâr getiren alanlara yatırım yaparak onların kontrollerini ele alırlar.

Büyük işletmeler için, borsalar da taze para için bir kaynaktır. Hatta, hisse senetleriyle dev sanayi şirketleri kurarlar. Her hisse senedi, sermayenin bir parçasıdır. Hisse senedi sahipleri, bankada mevduatı olanlar gibi sabit bir getiri elde etmezler. Şirketin yıllık kâr oranının kendisine düşen payını alırlar ve bu değişkendir.

Şirketler ayrıca, mali piyasaya, sahiplerine yıllık sabit faiz geliri sağlayan ancak şirketin yönetiminde hak sağlamayan tahviller yoluyla da sermaye sağlayabilirler.

eugene 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriBu yöntemlerle sanayici ile bankacı arasındaki sınırlar ortadan kalktı. Büyük bankaların müdürleri, büyük firmaların yönetim kurulunda yer alır oldu. Örneğin Societe General’in ilk başkanı Eugene Schneider, Crevsat’daki demir fabrikasının patronuydu. 1900’de, ABD hazinesinden daha fazla Altın’a sahip olan J.P. Morgan, ülkenin belli başlı çelik şirketini satın almadan önce, ABD demiryollarının yarısını kontrol ediyordu.

Her krizde, mali sektörün sanayideki ağırlığı ve sermayenin yoğunlaşması düzenli olarak artar.

Troçki 1921’de “krizler kapitalizmin hızlı dönemi boyunca, kısa süreli ve yüzeysel niteliktedir… Gerileme dönemi boyunca ise uzun sürer ve bu kez kalkınma anlık, yüzeysel ve spekülasyon temelinde oturur” demişti.

ABD ekonomisi, 1921-22’den itibaren hızlı bir büyüme yaşadı. Bu büyümenin lokomotifi otomobil üretimiydi. 1929’da her beş Amerikalıdan biri araba sahibiydi. Otomobil üreticilerinin kârı, hisse senetlerinin değeriyle birlikte hızla yükseliyordu.

İnşaat ve otomotiv sektörü, demir-çelik sektörünü sırtında taşıyordu. ABD, çeliğin yarısını, dünya petrolünün ise 2/3’ünü çıkarıyordu.

henry ford 5 dollars day 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriHenry Ford, “günde 5 Dolar” sistemini keşfetti. Günde 5 Dolar’la çalışanlarına T modeli arabalara sahip olabileceklerini vadediyordu. Bu tip uygulamalar, kredi hacminde artışa ve tabana yayılmasına sebep oldu. Kredilerdeki genişleme tüketimi, tüketim de üretimi artırdı.

Kriz patlak verdiğinde ABD’de sadece otomobiller üzerinden alınacak ödenmemiş kredi taksitleri toplamı 1.4 milyar Dolar’dı.

Radyo da bu yeni ekonominin merkezindeydi. En büyük üretici olan RCA (2.000’lerin başında Amazon.com ve Yahoo’nunkine benzer) bir borsa tutkusuna kapıldı. 1929’da aynı yıl içinde hisse senedi değeri 7 kat arttı.

rca 1929dan Günümüze Kapitalizmin Krizleri1927’de FED faizleri indirince kredi hacmi daha da genişledi.

Hisse senedi sahipleri artık yıl sonunda kendilerine ödenecek payları beklemeyip, daha pahalıya satmak üzere hisse senedi alıyorlardı. Bu yarış öyle bir hâl aldı ki, hisse senedi değerleri, şirket değerlerinin üzerine çıktı. 1929 Eylül’de sanayiden gelen ve spekülasyonlarda kullanılan sermaye, bankalardan gelen sermayeden fazlaydı. Parası olmayan borç alıyordu ve borç parayla hisse senedi almaya koşuyordu. Çünkü hisse senedinin getirisi yanında borç faizi komik kalıyordu. Morgan ve Goldman Sachs gibi büyük banka kuruluşları, kendi yatırım şirketlerini kurdular.

Bu balonun patlayacağını bütün spekülatörler biliyorlardı ama ilk satan olmak istemiyorlardı. Bütün borsa oyuncularının hayali sondan bir önce satan olmaktır. Ama kaçınılmaz son Ekim’de geldi. Bankalar nezdinde yüksek oranda borçlanan yatırım şirketleri, nakit bulmak için ellerindeki hisse senetlerini toplu halde satmaya başladılar ve çoğu da iflas etti. Her biri bir bankanın yan kuruluşu olduğundan kriz hemen bankalara sıçradı. Nakite bunalan bankalar kredi vermeyi durdurdu. Yüksek meblağlı para fonlarını Avrupa ve özellikle de Almanya’dan ülkelerine geri çağırdılar. Borsa krizi banka krizine ve oradan da üretim sektörüne yayıldı.

lrg coffee fuel 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriABD’de binlerce ton buğday ve meyve tahrip edildi, hayvanlar telef edildi. Öte yanda Brezilya’da fiyatı düşen kahve fiyatını yükseltmek için, lokomotiflerde kahve yakılmaya başlandı.

Sermaye sahiplerini kurtarmak için türlü destekler verildi. Otomobil üretemeyen General Motors tank üretmeye, konut ve fabrika inşaatı durunca Fransız Lafarge, Alman ordusu menfaatine Atlantik duvarını inşaa etti.

Friedman’ın önderliğinde piyasalarda kuralsızlığı savunanların iddiaları boştu. Devletler ekonominin işleyişine müdahale etmeyi asla bırakmadılar. Eğer bıraksalardı, kapitalist sistem ilk krizde yerle bir olur, bir daha da belini doğrultamazdı. Yine de bu görüşü savunan Reagan ve Thatcher döneminde de büyük krizler ve iflaslar görülecekti.

İkinci Dünya Savaşı sonrası her yer harabeye döndü. Ekonominin yeniden canlanması için devlet desteği gündeme geldi. Kıtlık her yerde oluşunca ABD bundan faydalanmak istedi. Çünkü paranın tek çökmediği ülke ABD idi. 1944’te Bretton-Woods anlaşmasını dayattı. Böylece ticaretin uluslararası değişim aracı ABD Dolar’ı oldu. Dolar teorik de olsa Altın’a, diğer paralar da Dolar’a endeksleniyordu.

İktisatçılar 1945 sonrası 30 yılı “şanlı otuz yıl” diye tanımlasalar da ne açlık, ne sefalet, ne sömürü, ne sosyal adalet sağlanmıştı. Batılı ülkelerde çalışan nüfus, görece daha iyi bir konuma sahipti hepsi bu.

1971 devaluation 1929dan Günümüze Kapitalizmin Krizleri1971’de Nixon, Dolar’ı devalüe etmek zorunda kaldı. Artından Altın Oran’dan vazgeçildi. ABD, Vietnam savaşı, Uzay çalışmaları ve sanayi siparişlerini karşılamak için aşırı biçimde Dolar bastı. Bu, yeni krizin ilk göstergeleriydi. İkinci gösterge ise 73’deki petrol şoku oldu. Bu krizin petrol üreticisi ülkeler tarafından çıkarıldığı iddia edilse de aslında 1970-73 arasında petrol şirketleri ve üretici şirketler arasında petrol fiyatının yükseltilmesi için bir dizi anlaşma yapılmıştı.

Şirketler, petrol ihtiyacını karşılamak için büyük yatırımlar yapmak zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Bu da kârlarını düşürecekti. Onlar da çözümü, fiyatları ani biçimde artırıp, üretimi azaltmakta buldular. Böylece yatırıma gerek kalmayacak, daha az üreterek daha çok kazanacaklardı. Bu olay krizin nedeni olmasa da ağırlaştırıcı bir etkiye sahiptir.

Sanayi üretimi 1975’lerde gerilemeye başladı. Ani bir çöküş biçimine dönüşmese de örneğin ABD GSMH’sındaki azalış, Türkiye’nin toplam GSMH’sına denkti. Uzun dönem boyunca üretici yatırımları zayıf seyretti.

Sermaye, gücüne güç katmak, kârlarını artırmak için yeni enstrümanlar aradı. Bu alan daima Mali sektör oldu. 2005’de mali yatırımlar toplam dünya ticaretinin %98’ine ulaşırken, sanayi ve ticaret sadece %2’de kaldı.

Mali sektör 3. Dünya ve Doğu Avrupa ülkelerine büyük oranda borçlar verdiler. Bu ülkeler bu borçları ödeyecek durumda değildiler. Borç faizlerini ödemek için tekrar tekrar borç aldılar.

1982’de Arjantin, Meksika gibi ülkeler kendilerini iflasın eşiğinde buldular. Ardından sermaye, yeniden hisse senedi piyasalarına yöneldi. Amaç, hisse senedine prim yaptırıp daha pahalıya satmaktı. Ancak normalde bu primin yapılabilmesi için şirketlerin kârlarının artması gerekiyordu.

Dow Jones, 1929 öncesi en yüksek dönemi boyunca bile 1.000 puan sınırının altındaydı. 1982-87 arasında 2.500 puana ulaştı ve bu spekülasyon 1987’de borsaların şiddetli çöküşüne yol açtı. FED müdahaleleriyle toparlayan Dow Jones 2007’de 14.000 puana çıktı. 80’li yıllar “Golden Boys”ların çağıydı. Örneğin Michael Milken, çürümüş tahviller pazarını keşfetti ve geliştirdi. Daha sonra Milken gibi yüzlerce kişi çıktı. ABD tasarruf sandıkları (bugünkü fonlar), gayrimenkul sektörüne aşırı ve riskli borç verince kendilerini bu kokuşmuş, çöp tahvillerle finanse ettiler.

Bu balon da 1990’daki iflaslarla patladı. FED, bu sandıkları kurtarmak için 150 milyar Dolar yatırdı. Bu dönemde sermaye, Yen’in yüksek kurunun ve emlak piyasasındaki spekülasyonun cazibesine kapılıp, Japonya’ya uçtu. 1985-90 arasında Tokyo Borsası’ndaki hisse senetlerinin değeri 3 katına çıktı. Çok sürmeden bu balon da patladı ve Japon bankacılık sistemi iflasın eşiğinden döndü.

1992’de Soros, Sterlin kurlarındaki düşüş üzerine bahse girip, açıktan 10 milyar Sterlin sattı. İngiliz Merkez Bankası, devalüe edilmesi gereken parasını korumak için bütün para birikimini, rezervini borsadan çekti. Böylece Soros, 1 milyardan fazla kâr elde edip, ayrıca İngiliz tahvillerini yeniden ve daha ucuza aldı.

1994’te Meksika, 1997’de Tayland ve Endonezya ekonomileri tamamen çöktü. 1998’de Rusya ile başlayan krizde, Arjantin iflas etti.

1990’lardaki yeni ekonomi bilgisayar sanayi oldu. Cep telefonu ve bilgisayar sektörü hızla büyüdü. Henüz kâr etmemiş olan Amazon.com şirketinin hisseleri, dev fabrikaları ve 200.000’in üzerinde çalışanı olan General Motors gibi bir sanayi devinin hisselerinden daha değerli olmuştu. 2000 yılının sonunda bu balon da yeni bir krizle çöktü. Aynı dönemde ABD’de Enron skandalı baş gösterdi. Teksas kökenli olup, enerji alanında mali ve ticari işlemler yapan şirketin yöneticileri, hisse senedi değerini artırmak için, hesaplar üzerinde oynayarak hile yapmışlardı. Hemen ardından 11 Eylül 2001 olayı patlak verdi.

FED’den Greenspan, çöküşü engellemek için faizleri dibe çekti. Bu , kredi musluklarının açılıp ekonominin canlanmasını sağladı. Greenspan, bugünkü krizin hazırlayıcısı olarak gösteriliyor. Halbuki, eğer piyasaları kendi haline bıraksaydı, bu kez de krize yol açtığı için suçlanacaktı. Devlet borçları yine aşırı şekilde arttı, ABD’de askeri üretimde artışa neden olan bu 2001 saldırıları, Afganistan ve Irak müdahalesinin sebebini oluşturdu.

Krediye erişim kolay olunca 1990’da 4 trilyon Dolar olan borç miktarı 2000’de 7 trilyon ve 2008’de ise 14 trilyon Dolar’a ulaştı.

Mali yan ürün çeşidinde patlama yaşandı. Bir mali yan ürünün değeri, bağımsız olarak işlem görse ve dünyanın bütün mali piyasalarında dolaşsa da, kendisine kaynaklık eden kredilerin veya senetlerin değerleri üzerinden temellenir. Kredilerin değeri kalmazsa, mali yan ürün de çöker.

Eylül çöküşünden önce, mali yan ürün piyasasının büyüklüğü 400 trilyon Dolar olmuştu. Dünyadaki bütün şirketlerin borsadaki toplam değeri 60 trilyon Dolar’dı. Aslının 15 kat büyüğü bir ürünün temsil ettiği şey ancak balondur.

2007’de ise ABD’de gayrimenkul krizi yaşandı. Çok sayıda ev yapılmıştı. Aileler borçlarını ödeyemiyor ama evi satmak için de alıcı bulunamıyordu. “Suprimes” yani ipotek yoluyla kredi verme biçiminde şekillenen mali ürünlerin değeri eriyip yok oldu. Citigroup, USB, Societe Generale gibi bankalar bir anda milyarlarca Dolar kaybettiler. Bankalar birbirlerine güvenmediklerinden kredi vermez oldular. Devreye merkez bankaları girdi. Zehirli ya da çöp varlıkları ve her türlü tahvili kabul edip alarak, borç isteyen bankalara ucuz kredi verdiler. Ancak kötü varlıklar hiç de az değildi.

Ocak 2008’de hisse senedi değerleri çöktü. Kriz sadece bankalarla sınırlı değildi. Faiz oranlarının düşürülmesi fayda vermedi. Mart’ta yatırım bankası Bear Stearns’ın iflas halinde olduğu ve ABD tarafından devletleştirileceği iddiaları paniğe sebep oldu. Eylül’de ise Lehman Brothers’in batışı haberi geldi. Borsalarda 10 günde buhar olan paranın değeri 25 trilyon Dolar’dı.

Büyük firmalar, devletten para almak için çeşitli bahanelerle iş kapatma ve işten çıkarma yolunu seçiyorlardı. Pazarda daralma ve durgunluk yaşanmaya başlayınca, belli biktardaki sermaye üretim yerine kazanç getiren mali alanlara yöneldi. Petrol kriziyle petrol tröstlerinin ellerined devasa miktarda para birikti ve bu para üretime değil mali sektöre yöneldi.

Böylece mali sermaye adı verilen bir tür “kumar” ya da “tefeci” sektörü oluştu. Mali sektör ve bu sektördeki faaliyetler değer yaratmazlar. Sadece üretimden gelen artı değerin el değiştirmesini sağlarlar.

Bir müddet yoğun bir şekilde uygulanan spekülasyon, şirketlerin artan kârıyla gerçekleşir ve sonunda şirketlerin hisse senetleri gerçek değerlerinin çok üzerinde bir değer kazanır. Arz-talebe göre değeri sürekli olarak değiştiği için teorik bir kavram olan hisse senedinin ortalama değeri, dağıtılan kâr payına (mülk sahibine getirmesi beklenen kazanca) bağlıdır. Ama spekülasyon, bu değeri ortalamanın çok üzerine çıkarır. Bu kez de kriz ortamıyla beraber, o hisse senedinin değer kaybı üzerine spekülasyon yapılır.

Bu kriz, para sistemi krizine dönüşüyor. Bretton Woods dönemi paranın Dolar’a, Dolar’ın da Altın’a bağlanması nedeniyle uluslararası ticaretin gelişmesine katkıda bulundu. Bu sistemin çöküşü, Dolar’a olan talebi azaltmadı ancak, para spekülasyonu yapmak isteyenlere sınırsız imkan sağladı. Kurların istikrarsızlaştırılması dünya ticaretini olumsuz etkiledi.

2008 krizinde devletlerin yaptığı yaklaşık 3 trilyon Dolar’lık müdahaleler “ekonomiyi canlandırmak” şeklinde adlandırılmış olsa da, esas amaç, bankalar arası güvensizliğin giderilip kredi sisteminin çalışır hale getirilmesiydi. Faiz oranları düşürüldü. Bu ise yeni bir spekülasyon alanı oluşturdu. En düşük faiz oranı uygulanan bir ülke parasını alıp, daha yüksek faiz veren ülkelere akın başladı.

Kötü varlıkları “kâr özelleştirilir, zarar topluma ödetilir” sözünü ispatlarcasına devletlere veren ve sınırsız miktarda para sözü alan bankalara aynı zamanda spekülasyon yapmaları konusunda cezalandırma, uyarma şöyle dursun, teşvik verilmiş oldu.

Öte yandan, piyasalardaki durgunluk ve işsizlik nedeniyle reel sektörde kredi talebi azaldı. Bankalar ya yüksek faizle kredi verdiler ya da parayı yine spekülatif alanlarda yönettiler.

goldman sachs henry paulson 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriDevleti yönetenlerle, finans piyasası devleri arasındaki yakınlık, tarihin tüm dönemlerinden daha ileri düzeyde. Mesela ABD’deki Goldman Sachs, son yıllarda spekülasyon balonlarından en çok kazanan ve balonu da en çok şişiren bankadır. Mali krizi kazasız atlattığı gibi, 2009 ilk çeyrekte de 3.4 milyar Dolar kâr açıkladı. Bunda 2006-2008 arasında ABD maliye bakanlığı yapmış Henry Paulson’un 1999-2006 arasında Goldman Sachs’ın başında olmasının payı vardır elbette.

Üstelik 2008’de Merrill Lynch ile Lehman Brothers iflasın eşiğine geldiğinde Bank of America Merill Lynch’i alırken, Paulson, Lehman Brothers’e yardım etmeyi kabul etmeyip iflasa sürüklemişti. Çünkü Lehman Brothers, Goldman Sachs’ın en büyük rakibiydi.

Lehman 1929dan Günümüze Kapitalizmin KrizleriLehman Brothers’i kurtarmayan devlet, hemen ardından AIG’yi kurtarmak için 85 milyar Dolar verdi. Çünkü AIG’in Goldman Sachs’a yüklü miktarda borcu vardı.

Paulson, TARP planı ile, ABD’nin bankaların elindeki kokuşmuş hisse senetlerini almak için 700 milyar $ vereceğini duyurmasının ardından bu plandan da en çok nasiplenen Goldman Sachs oldu. Halbuki Sachs’ın yatırım alanında olması, onun böyle bir yardımdan faydalanması önünde yasal bir engeldi. Goldman Sachs, 24 saatte holding bankasına dönüştürüldü ve hem devlet kredilerinden hem de merkez bankası kredilerinden yararlandı.

Konuyla ilgili olarak, New York Times’ın Bilgi Edinme Hakkı’nı kullanıp aldığı bilgiye göre, hazine bakanı Henry Paulson, Eylül 2008′de, bir hafta içinde eski şirketi Goldman Sachs’ın başındaki Llyod Blankfein ile tam 24 kez telefon görüşmesi yaptığı ortaya çıkmıştı. Bu tarih, dünyanın en büyük sigorta şirketi AIG için yapılan 85 milyar dolarlık operasyon dönemine rastlıyor. Operasyonun kararlaştırıldığı 16 Eylül sabahı, 9:40′ta Blankfein, Paulson’ı arıyor. Ertesi gün ise Paulson, Blankfein’i beş kez arıyor. Gecenin ilerleyen saatinde ise Bush, Paulson’ı arıyor. Gecenin geç saatindeki bu görüşmenin sabahında ise Paulson, Blankfein’ı saat 6.55′te arıyor. Rakam büyük olunca telefon trafiği de yoğun oluyor haliyle.

Bir tane çürük çıkar demeyin. Obama’nın dış işleri bakanlığında ekonomi, iş dünyası ve tarım faaliyetlerinden sorumlu müsteşar olarak atadığı isim de Goldman Sachs’da Blankfein’in hemen altındaki yönetici Robert Hormats’tan başkası değil.

İngiliz gazeteci Andrew Cockburn, şakayla karışık, Hormats’ın Beyaz Saray’a varır varmaz koridorlarda karşılaşacağı isimleri sıralamış: Dışişleri Bakanlığı’nda Hillary Clinton’un sağ kollarından, eski Citicorp yöneticisi Jacop Lew, Obama’nın uluslararası ekonomik işler alanındaki danışmanı, eski Citicorp’çu Michael Froman, yine eski Citicorp’çu, şimdi Obama’nın Hazine Bakanlığı’nda görevli Lewis Alexander, aynı bakanlıkta 2 nolu konumdaki Neal Wolin De Hartford Sigorta şirketinden ve diğerleri. (Detaylar için yazının orjinali: http://www.counterpunch.org/2009/07/02/the-wall-street-white-house/ )

Siyaset ve sermaye arasındaki bu kirli ilişkiler hemen her ülkede kendini gösteriyor.

Sonuç olarak, kapitalizmde pazarın tamamına sahip olma hırsıyla hızla artan yatırım ve üretim karşısında, bu üretimi tüketecek kitlelerin gelir dağılımından aldıkları pay aynı oranda artmayınca, üretim fazlası ve gelir yetersizliğinden doğan tüketim eksikliği görülmüştür.

Sonraki dönemlerde devletler borçlandırılarak bu tıkanıklık aşılmış, bu kesim tükenince de bireysel borçlanma ile tüketim desteklenmiş ve sermaye belli ellerde yoğunlaşırken, geniş halk kitleleri gelirleri ve devletler iyileşmediği halde borçlanarak bu çarkı döndürmeleri sağlanmıştır.

Günümüzde ise gelişmiş ülkelerde hem devlet hem de birey açısından borç doygunluğuna ulaşıldığı için, faiz indirimleri bir fayda vermemektedir. Şu halde sermayenin, kamu ve/veya bireysel borcu düşük ülkelere kredi musluklarını açmaları ve onları borçlandırmaları izleyecekleri ilk yoldur. Bunun yanında faiz oranı yüksek ülkeler yine hedefte olacaktır. Dolayısıyla, krizin faturası gelişmekte olan ülkelere ödetilecektir. Bu yolla kapitalizm belki bir müddet daha yol alacaktır. Ancak gidebileceği fazla da bir yol kalmamış gibi gözükmektedir. Türkiye gibi ülkeler, sermaye akımının talan etkisiyle karşı karşıya kalabilir ve çekirge sürüsünü andıran küresel sermaye bu ülkeleri talan edip, krizin faturasını onlara ödetme yolunu seçebilir.

Türkiye’de sürekli bir havuç gibi gündemde tutulan not artırımı hikayesinin ne zaman gerçekleşeceği çok önemli değildir. Önemli olan, bu gerçekleştiğinde ekonomi yönetiminin “talandan korunmak için” bir planı olup olmadığıdır. Bireysel borçlanma ve özel sektör borcundaki aşırı yükselişin bedeli çok ağır olabilir.

Dip arayışları 1929-33 yılları arasında sürdü. Burası dip, daha düşmez diye tekrar hisse senetlerine saldıranlar, sonunda pes edip bir daha hisse senedine para yatırmamaya yemin ettiler.

Yazan: @sasgem

joomla visitor

Free business joomla templates