Esprili Fikralar

ALLAH HER HAKKI KORUR
Kanuni Sultan Süleyman, Seyhülislâm Ebüssuud Efendi’den, manzum bir beyitle, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve
agaçlarına zarar veren karıncaların yok edilmesinin dinen mümkün olup olmadıgını sormus.
Beyit söyle:
“Dirahta ger ziyan etse karınca
Günah var mıdır ânı kırınca?”
(Eger karınca agaca zarar verir, onu kurutursa onu yok etmenin bir günahı var mıdır?)
Sairligi de bulunun Ebüssuud Efendi, manzum soruya manzum bir cevap vermis:
“Yarın Hakkın divanına varınca,
Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

SANS YAVER OLUNCA
Kanuni Sultan Süleyman, kızı Mihrimah Sultanı; zekî, hırslı, gelecegi parlak bir devlet adamı olan Rüstem Pasa’ya vermek
istiyormus. Rüstem Pasa bu sırada Diyarbakır valisiymis. Saraya damat olacagı duyulunca hakkında bir sürü dedikodu üretilmis.
Bunların en önemlisi, Rüstem Pasa’da cüzam hastalıgı bulundugu iddiasıymıs. Kanuni, sarayın hekimbasını çagırarak cüzam
hastalıgının en çok tanınan belirtisinin ne oldugunu sormus. Hekimbası, cüzamlı bir kimsede bit barınamayacagını söylemis.
Bunun üzerine Diyarbakır’a adamlar gönderilmis. Bunlar gizlice Rüstem Pasa’nın çamasırlarını kontrol etmisler ve bu sırada bir
bite rastlamıslar. Böylece Rüstem Pasa’nın cüzamlı olmadıgı anlasılmıs.
Bu olay üzerine devrin bir saîri su iki dizeyi yazmıs:
“Olacak bir kimsenin bahtı kavı, talihi yâr
Kehlesi’ dahi mahallinde onun ise yarar.”
(Bir kimsenin bahtı açık, sansı da yaver olursa, onun biti bile yerinde, zamanında ise yarar, yükselmesine yardım eder.)
Kehle: Bit.
ÂDEMSIZ CENNET
Divan edebiyatının en büyük sairlerinden olan Bakî, Edirne’yi bir ziyareti sırasında; Emrî, Mecdî gibi tanınmıs Edirneli
sairlerle de görüsüp konusmus. Bu esnada yerli sairler Edirne’yi o kadar övmüsler ki Bâkî’ye, bu övgülerden gına gelmis.
Bununla da yetinmeyip, Bâkî’nin Edirne hakkındaki kanaatini ögrenmek istemisler. Içinden kızgın olan Bakî, bu vesileyle Edirneli
sairlere hadlerini bildirivermis:
— Gerçekten sehriniz çok güzel, cennet gibi bir yer. Ama ne yazık ki içinde Âdem (adam) yok.
ILTIFAT
Divan edebiyatının en siddetli hicivlerini yazmıs ve bu ugurda kellesini bile vermis olan Nefî’ye zamanının önde gelen
sahsiyetlerinden Tâhir Efendi "kelb" (köpek) demis. Bunu duyan Nefî su dörtlügü yazmıs:
“Bana kelb demis Tâhir Efendi
Iltifatı bu sözde zahirdir.
Mâliki mezhebim benim zira
Itikadımca kelb Tâbir’dir.”
(Tahir Efendi bana köpek demekle açıkça nezaket göstermistir. Çünkü ben Maliki mezhebindenim, benim mezhebime göre
de köpek temizdir.)
ÖNEMLI OLAN KAFANIN BÜYÜKLÜGÜ
Türklere karsı Yunanlıları kıskırtması ve Yunan yandaslıgı ile de tanınan Ingiliz Basbakanlarından Lloyd George
(1864-1945), oldukça kısa boyluymus. Bazen bundan üzüntü ve kompleks duydugu da olurmus. Bir siyasal toplantıda, toplantı
baskanı, Lloyd George’u takdim ederken:
— Ben L.George’u her bakımdan büyük bir insan sanırdım. Gördügünüz gibi alçacık boylu biri, demis.
L.George sözlerine bu takdim edilise cevap vermekle baslamıs:
— Sayın baskan, benim dogdugum yörelerde insanların büyüklügünü anlamak için çenesinden yukarısını ölçerler.
Görüyorum ki siz çenesinden asagısını ölçüyorsunuz.
BIR CUMHURIYETÇI
Cumhuriyetçi Parti Baskanı adayı Roosevelt seçim konusması yapıyormus. Bir seçmen de ha bire ona laf yetistiriyormus:
— Ben bir demokratım, beni kandıramazsın!..
— Neden demokratsın?
— Çünkü dedem demokrattı, babam demokrattı, ben de bir demokratım.
Roosevelt, "Bu herife iyi bir ders vereyim" diye düsünmüs ve sormus:
— Arkadas, diyelim ki büyük baban bir esekti, baban bir esekti, o zaman sen ne olursun?
Seçmen cevap vermis:
— Bir cumhuriyetçi...
GÖRGÜ
Ünlü divan sairi Nâbî (1642-1712) aslen Urfalıdır. Istanbul’da tahsil terbiye görüp iyi bir sair oldugunu duyurmasından sonra,
Urfa’dan bir tanıdıgı Istanbul’a kendisini ziyarete gelmis. Urfalı bu vatandas, Nâbî’nin saraya gidip geldigini, padisahın dostlugunu
kazandıgını görünce kendisini de bir defa saraya götürmesini, padisahı göstermesini istemis Nâbî, hemsehrisini, söz ve
davranıslarına dikkat etmesi, kendisini mahcup etmemesi konusunda uyararak götürmeyi kabul etmis. Saraya gidip huzura
3
alındıklarında, padisah, Nâbî ile birlikte misafirine de itibar göstermis. Bu arada kendilerine lokum ikram ettirmis. Nâbî’nin
hemsehrisi lokumu alıp cebine koymus. Ayrılırken de, lokum bulasıgı elleriyle padisahın elini tutup öpmüs. Nâbî, hemsehrisinin
tutumundan son derece mahcup olmus. Bu olay üzerine su beyti söylemis:
“Nâbî’yi Nâbî yapan hüsn-i nazar,
Urfa’nın köylüsünde nezaket ne gezer!”
Hüsn-i nazar: Kibarlık, nezaket.
KAMUOYU
Namık Kemal, kötü bir havada kayıkla Besiktas’tan Üsküdar’a geçiyormus. Deniz bir ara iyice azmıs ve kayıgı alabora
etmeye baslamıs. Namık Kemal, "ah" "vah" diye korku belirtileri göstermis. Kendisine refakat etmekte olanlardan biri büyük
saire sitem etmis:
— Üstadım, biz de kayıktayız; bizimki de can. Yalnız siz niye telas ediyorsunuz?
Namık Kemal, yazı ve konusmalarıyla milletin sesini duyurmaya çalıstıgını hissettirecek su karsılıgı vermis:
— Kendi canımı, sizin canınızı düsündügünüzün çeyregi kadar düsünmem. Benim endisemin sebebi, bu kayık batarsa
onunla birlikte kamuoyunun da batacak olmasıdır.
TAS
19. yüzyıl âlim ve sairlerinden Gaziantepli Hasırcızade Mehmet Aga, devrinin en nüktedan kisilerinden biriymis. Dönemin
devlet adamlarından Fuat Pasa ile de tanısıklıgı olan Hasırcızade Mehmet, Pasayla görüstügü bir gün, gözü onun parmagındaki
yüzüge takılmıs. Fuat Pasa sormus:
— Tasına mı bakıyorsunuz?
— Evet Pasam.
— Elmastır.
— Ne faydası var, yani ne getirir?
— Yüzük tası ne getirecek Mehmet Aga?
— Benim de babadan kalma iki tasım var, senede yüz altın getirirler.
— Yaa, ne tası bunlar?
— Degirmen tası pasam.
GAZI
Hasırcızade’den bir gün, yeni Müslüman olmus yoksul bir gayrimüslim için yardım istemisler. Mehmet Aga da o zamanın
en degerli parası olan iki tane "El-Gazi" altını yardımda bulunmus. Fakat arkasından bir nükte savurmadan edememis:
"Müslüman oldu bir kâfir, sehit oldu iki Gazi."
AHALI KALMIYOR
Hiciv (yergi) edebiyatımızın unutulmaz isimlerinden birinin Sair Esref (1847-1912) oldugu süphesizdir. Esref yalnız bir
edebiyat adamı degil, aynı zamanda bir idarecidir. Çesitli ilçelerde maceralı kaymakamlık yasamı vardır. Esref, Abdülhamit
yönetimini, bu yönetimde kaymakamlıklarda bulunmus olmasına ragmen en agır hicivlere hedef yapmaktan çekinmemistir.
Bu konudaki bir dörtlügü söyledir:
“Padisahım bir dirahta döndü kim güya vatan,
Her gün bir baltadan bir sahı hâli kalmıyor.
Gam degil amma bu mülkün böyle elden gitmesi,
Git gide zulmetmeye elde ahâli kalmıyor.”
Diraht: Agaç.
Sah: Dal.
Hâli: Uzak.
KÂMIL ESEK
Esref, Izmir’in kazalarından birinde kaymakamken, Izmir valisi olan Kâmil Pasa, o kazaya teftise gelmis. Vali kazaya
geldiginde Esref bir esegin sırtında tur atıyormus. Esrefi o halde gören Kâmil Pasa, Esrefin dikkatini çekmis:
— Aman dikkat et Esref, esek seni düsürmesin!
— Meraklanmayın pasam, esek kâmildir.
Kâmil: Olgun, egitimli.
AYNI YÜZLE
Sair Esref, kaymakamlıgı sırasında, basına buyruk hareket eder, vali pasanın direktiflerine pek aldırmazmıs. Vali, Esrefin
bu tutumuna karsı tahammülünün iyice azaldıgı günlerden birinde bir maruzat için huzuruna çıkan Esrefi paylamıs:
— Hangi yüzle benim karsıma çıkıyorsun Esref?
Esref hiç sükûnetini bozmamıs:
— Hangi yüzle olacak pasam, Allah’ın huzuruna çıkacagım yüzle.
NE OLMAK ISTIYOR
ABD Basbakanlarından James Garfield (öl. 1881) baskan olmadan önce bir kolejin müdürüymüs. Bir gün bir anne
4
çocugunu koleje yazdırırken bir ricada bulunmus:
— Müdür Bey, dersleri biraz daha basitlestiremez misiniz? Benimki derslerin hepsini takip edemez. Koleji de bir an önce
bitirmek istiyor.
Garfield cevap vermis:
— Evet hanımefendi bu mümkündür. Önce çocugunuzun ne olmak istedigini söyleyin. Malum ya Tanrı bir meseyi yüz
yılda yetistirirken bir kabak için iki ayı yeterli görüyor.
ILIM BASKA IRFAN BASKADIR
Birinci Dünya savası ve Milli Mücadeleden bu yana dogmus, büyümüs, yasamıs, az çok tahsil görmüs olup da "Milli
Edebiyat" akımının öncüsü, Türk hikayeciliginin piri Ömer Seyfettin’in (1884-1920) bir kitabını, hiç degilse bir iki hikayesini
okumayan Türk insanı yok denecek kadar azdır. Ömer Seyfettin, basarılı hikâyeciliginin yanı sıra, bazı konularda kuvvetli
gözlemleri de olan bir Türk aydını idi. Onun bu gözlemlerinden biri de, Türk halkının okumamıs bile olsa irfan sahibi oldugu,
sagduyusu ile okumusların bile kavrayamadıgı bazı gerçekleri kavradıgı yolundaydı. Ömer Seyfettin bunu anlatmak için, "Azizim,
Türk halkı âlim degildir, ama ariftir." sözünü sık sık tekrarlarmıs.
Ülkede birçok zorunlu ihtiyaç maddesi yüzünden sıkıntı çekildigi, bazılarının karneye baglandıgı, bazılarının ise temelli
yok oldugu I. Dünya Savası sonrasında, Ömer Seyfettin Batı Anadolu vilayetlerinden birinde bir lisede ögretmenmis. Bir gün
ögretmenler odasına müjdeli bir haberle girmis:
— Arkadaslar, gözünüz aydın, Avusturya, Türkiye’ye vagonlar dolusu seker gönderiyormus!
Bunun üzerine bütün ögretmenler:
— Yasasın, bundan sonra çayımızı, kahvemizi adam gibi içecegiz, diye sevinç çıglıkları atmıs.
Ömer Seyfettin bu sahnenin hemen arkasından okulun bas hademesini ögretmenler odasına çagırmıs ve herkesin
huzurunda ona da:
— Hasan Efendi, haberin var mı, Avusturya bize vagonlar dolusu seker gönderiyormus, demis.
Hasan Efendi kendini toparlayıp terbiyeli bir eda ile cevap vermis:
— Inanmayın beyim, palavradır bunlar, bu kıtlıkta Avusturya seker bulsa kendi yer!
Hasan Efendinin bu tepkisi üzerine Ömer Seyfettin çıglık atmıs. Ellerini çırparak söyle demis:
— Gördünüz mü arkadaslar, ben bosuna demiyorum, "Türk halkı âlim degildir ama ariftir." diye. Ben bir yalan uydurdum
"Avusturya bize seker gönderiyor" diye, siz okumuslar hemen inandınız. Ama gördügünüz gibi Hasan Efendi yutmadı. îste Türk
halkı birçok gerçegi böyle sagduyusu ve irfanı ile kesfetmistir.
ONA ÇIKILMAZ INILIR
Yazar ve edebiyatçılarımız arasında en fazla nüktesi bulunan kisinin Süleyman Nazif (1869—1927) olduguna sanıyoruz ki
kimsenin süphesi yoktur. Kurtulus Savası öncesinde Istanbul’a asker çıkaran Ingiliz ve Fransızların aleyhine, "Piyer Loti
Hitabesi"nde agır sözler söyledigi için bazı Türk büyükleri ve Ingilizler tarafından Malta Adasına sürülen Süleyman Nazif, yürekli
bir vatanperverdi de.
Süleyman Nazif in en zıt oldugu kisilerden biri Abdullah Cevdet’mis. Esas meslegi doktorluk olan fakat hep yazarlıkla
mesgul olmus bulunan Abdullah Cevdet’in aleyhine kullanılabilecek her fırsatı Süleyman Nazif degerlendirirmis.
Süleyman Nazif bir gün Bab-ı Âli yokusunda bir tanıdıgına rastlamıs, ona nereye gittigini sormus. Tanıdıgı:
— Abdullah Cevdet’e çıkıyorum, diye cevap vermis. Süleyman Nazif bu cevap üzerine tanıdıgına kızmıs:
— Abdullah Cevdet’e çıkılmaz, inilir; çünkü o yüksek degil, alçak biridir!
ABDULLAH CEVDET VE DIN
Abdullah Cevdet, zamanında dinsizligi ile tanınan ve böyle tanımasından da gocunmayan biriymis. Süleyman Nazif e bu
konuda ne düsündügünü sormuslar, su cevabı vermis:
— Abdullah Cevdet’in dinsizliginden anlayın ki din iyi bir seydir. Eger din kötü bir sey olsaydı Abdullah Cevdet dindar
olurdu.
SAMIMIYET
Süleyman Nazif e bir gün, Abdullah Cevdet’in nasıl bir adam oldugu sorulmus. Süleyman Nazif bu soruya "Çok samimi
adamdır, sîretini suretinde tasır." diye cevap vermis.
(Abdullah Cevdet’in, çiçek bozugu suratı sebebiyle çirkin bir görünüsü varmıs. Içinin kötülügünü dısına da yansıtmıstır,
demek istemis.)
BEN DE BITIRECEKSINIZ DIYE KORKUYORDUM
Abdullah Cevdet, bir ara Shakespeare’in bütün eserlerini Türkçe’ye çevirmeye baslamıs. Bir iki çevirisini yayımlamıs.
Fakat çeviriler hiç basarılı degilmis. Shakespeare’in eserlerine lâyık bir tercüme yapamamıs. Abdullah Cevdet bu tercüme isine
devam ettigi bir sırada bir gün Süleyman Nazif’e demis ki:
— Nazif, biliyor musun, su Shakespeare’i çevirme isini bitirmeden ölecegim diye korkuyorum.
Süleyman Nazif bu yakınmadan yararlanarak kendi korkusunu açıklamıs:
— Abdullah Cevdet, ben de tam aksine Shakespeare’i çevirme isini ölmeden önce bitireceksin diye korkuyorum. Herkes
Shakespeare’in eserlerini ölümsüz diye bilir, sen onları Türkçe’ye çevirmekle ölümlü olduklarını ispatladın!..
5
GECE YATISI
Süleyman Nazif’in Abdullah Cevdet’i igneleme merakı dostları tarafından ölümünden sonra bile sürdürülmüstür, I.Alaaddin
Gövsa bir gün su olayı anlatmıs:
Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif’in kabrini ziyarete gitmis. Bu sırada Süleyman Nazif mezardan basını kaldırıp,
"Aramızdaki kırgınlıga ragmen beni ziyaret etmenden son derece memnun kaldım. Fakat bu kadarla yetinmeni istemem, seni
muhakkak gece yatısına da beklerim." demis.
SIZ NEHRI
Degerli edebiyatçı Abdülhak Sinasi Hisar, çok nazik bir insanmıs. Hiç kimseye "sen" diye hitap etmezmis. Kardesiyle
bile "siz" diye konusurmus. Süleyman Nazif, Abdülhak Sinasi Hisar’ın agzından hiç sen lafı çıkmadıgını görünce biraz da alay
olsun diye sormus:
Yahu Abdülhak Sinasi, sen zaman zaman Paris’e gider orada kalırsın. Acaba orada Sen (Sein) nehrine de mi "siz" nehri
diyorsun?
IKI DIL
Süleyman Nazif in oglu Sait Nazif, çocukken babasına sormus:
— Baba, Fransızca’yı sen mi iyi bilirsin, yoksa Victor Hugo mu?
Süleyman Nazif, oglunun gözündeki degerini yitirmemek, Victor Hugo’nun da hakkını yememek için söyle cevap vermis:
— Victor Hugo Fransızca’yı benden iyi bilir; ama ben de Türkçe’yi ondan iyi bilirim.
DOGRUSU
Sedat Simavi, çıkarmakta oldugu "Resimli Gazetece, yazıdan çok resme agırlık veriyormus; yazarlara da, yazılarını
mümkün oldugu kadar kısa tutmaları ricasında bulunuyormus (resimlere fazla yer kalsın diye). Süleyman Nazif, Sedat Simavi’nin
bu anlayısla çıkardıgı gazete için:
— Bu aslında Resimli Gazete degil, Gazeteli Resim, dermis.
GEREKSIZ
Süleyman Nazif Basra valisi iken, belediye baskanı olan zat bir gün S.Nazif e sehrin mezarlıgının etrafını bir duvarla
çevirme projesinden bahsetmis. S. Nazif, düsüncesini söyle açıklamıs:
— Bana göre gereksiz masrafa girmektir. Çünkü dısarıdakiler mezarlıga girmek istemezler. Mezarlıktakiler de zaten
dısarı çıkamazlar...
ZULÜM
Süleyman Nazif, Türkçe’nin azınlıklar tarafından bozuk telaffuzla konusulmasına hiç tahammül edemezmis. Özellikle
Ermenilerin Türkçe’yi çok kötü konustuklarına tanık olurmus. Bunu anlatmak için söyle dermis:
— Ermeniler, Türklerin kendilerine zulüm yaptıgını iddia ediyorlar. Bunun ispatı zordur. Fakat bu dogru bile olsa, bunun
acısını dilimize yaptıkları zulümden fazlasıyla çıkarıyorlar.
ASLANIN AGZINDAKI EKMEK
Daha çok yazar olarak tanınan, fakat aynı zamanda degerli bir tarihçi ve besteci olan Ahmet Rasim (1862-1932),
yasamının son senelerinde geçim sıkıntısına düsmüs. 1927’de, belki yardım eden olur da bir ekmek kapısı bulurum diye
Ankara’ya gitmis. Atatürk’ün yakınında bulunan bir tanıdıgı da Ahmet Rasim’in bu durumunu biliyormus. Bir aksam Atatürk’ün
sofrasında bu konu açılmıs. Atatürk, Türk kültürüne uzun yıllar hizmet etmis bir yazarın geçim sıkıntısına düsmesinin çok acı
oldugunu söylemis. Adamlar gönderip Ahmet Rasim’i kaldıgı otelden aldırıp köske getirtmis. Masada kendi yanına oturtturup
iltifatta bulunmus. Sonra:
— Acaba bos bulunan Istanbul milletvekilligini kabul buyurur musunuz, diye milletvekilligi önermis.
Ahmet Rasim çok duygulanmıs. Kalkıp Atatürk’ün elini öpmüs ve saygılı bir eda ile su zarif espriyi yapmıs:
— Simdi anladım ki ekmek gerçekten aslanın agzındaymıs.
ESEGE ISLIK
Yüzyılımızın ilk yansında en agır hicivleri yazmasıyla tanınan Neyzen Tevfik (1879-1953), adından da anlasılacagı üzere
çok güzel de ney çalarmıs. Esprili sözleriyle ve neyiyle sohbet meclislerinin de en aranan kisisiymis. Üstelik bu meclisler çogu
zaman kalburüstü kisilerin, sanat ve edebiyat adamlarının, devlet adamlarının meclisleri olurmus. Yine böyle bir meclisinin
baslangıç anlarında Neyzen Tevfik’e saygı, ilgi ve ikram gırla gidiyormus. Fakat mecliste bulunanlar bir müddet içip sızmaya
basladıktan sonra Neyzen’e ilgi azalmıs, sonunda sıfıra inmis. Buna alınan ve kızan Neyzen Tevfik bir sigara paketinin arkasına
su dörtlügü yazarak orayı terk etmis:
“Sanmayın ustalıkla sarf ederim sanatımı,
Ney elimde suyu durmus kuru musluk gibidir.
Içki meclislerinde sarhosların saza vurgun olusu,
Nazarımda su içen esege ıslık gibidir.”
ANCAK ÖLÜM
Mehmet Akif in Beylerbeyi’nde, dostu Mithat Cemal Kuntay’ın da Çapa’da oturdugu yıllardaki bir kıs günü Akif, M.
Cemal’i evinde ziyaret etmek üzere söz vermis. Fakat tam belirlenen ziyaret gününün gecesinde yogun bir kar yagmıs ve bütün
Istanbul beyaz örtüyle kaplanmıs. Karla birlikte ortaya çıkan fırtına, sehir içindeki deniz ve kara trafigini âdeta felç etmis. Bırakın
Beylerbeyi’nden Çapa’ya gitmeyi, aynı mahallede evden eve gitmeyi bile zorlastırmıs. M. Cemal, böyle bir havada Akif in
6
gelmesinin imkânsız oldugunu düsünerek kendi islerine dalmıs. Ögle ile ikindi arası bir saatte ve gün içinde ilk defa olarak kapı
çalınmıs. M. Cemal kapıyı açtıgında soguktan bıyıkları donmus, üstünde biriken karlarla canlı bir kardan adama dönmüs vaziyette
Akif’i görünce tam bir saskınlıga ugramıs. Hemen Akif’i içeri alıp biraz rahatlattıktan sonra sormus:
— Üstadım, ulasımın felce ugradıgı, insanın evinden dısarı çıkmaya korktugu böyle bir havada niçin geldin? Gelmemen
için geçerli mazeretin vardı.
Verdigi cevap Akif’in ne kadar prensip sahibi oldugunun, iyi yetismis bir Avrupalıyı bile hayran bırakabilecek bir
dürüstlügün belgesidir.
— Gelmemem için tek bir sey geçerli mazeret olurdu: Vefat etmem!..
CIMRININ BÖYLESI
Neyzenle Mehmet Akif, zaman zaman dostları olan çok zengin, emekli bir pasayı ziyaret ederlermis. Bunu bilen
tanıdıkları Neyzen’le Akif e, pasayı ziyaretlerinden sonra ondan dünyalık kopardıklarını sanarak:
— Hadi yine isiniz is, köseyi döndünüz, derlermis
Halbuki adam kimseye zırnık koklatmayan, asın derecede cimri biriymis. Neyzen bunu anlatmak için,
— Pasa tükürügüne sinek konsa onun bile ayagını yalamadan salıvermez, demis.
AYNI
Iki gözü de görmeyen bir dostu bir gün Neyzen’e sormus:
— Memleketin durumunu nasıl görüyorsun? Neyzen cevap vermis:
— Aynen senin gördügün gibi...
CEVDET KERIM
1930’lu 40’lı yılların ünlü politikacılarından Cevdet Kerim, bir yaz aksamı, köskünün bahçesinde sofra kurdurmus,
tanınmıs politikacıları, sanatçı ve edebiyatçıları da davet etmis; müzik esliginde yiyip içip egleniyorlarmıs. Bu esnada oradan
geçmekte olan Neyzen Tevfik bir müddet bu âlemi seyrettikten sonra kendi kendine mırıldanmıs:
— Rızk için Allah kerim, zevk için Cevdet Kerim.
EV
Abdülhak Hamit, bir gün Beyoglu’nda kendi adı verilmis olan bir sokaktan geçerken içini çekerek söyle demis:
— Aah, ne olurdu su sokaga benim adımı vereceklerine, buradan bana bir ev verselerdi!..
IT
Harf devriminden sonra bazı sözcüklerin yazımında dogal olarak tereddütler ortaya çıkmıstı. Bu ortamda bir tanıdıgı
Abdülhak Hamit’e "Hamit" kelimesinin son harfinin "t" ile mi, "d" ile mi yazılacagını sormus. A.Hamit, son harfin "d" olacagını
kızgın ve sikâyetçi bir eda ile söyle ifade etmis:
— Adımın basına bir "ham" getirdikleri yetmiyormus gibi sonuna bir "it" ekletemem!..
DEVLET GIBI ADAM
Ünlü ressam Namık Ismail’in, 1920’li yıllarda, hem son model spor bir arabası, hem de yat sayılabilecek büyük bit
teknesi varmıs. O yıllarda bunların ikisine birden sahip olanların sayısı üçü besi geçmezmis. Ahmet Hasim (1885-1933) Namık
Ismail’in bu saltanat içindeki halini söyle ifade edermis:
— Devlet gibi adam, hem kara kuvvetleri var hem deniz kuvvetleri!..
YALNIZ FIKIR
Ahmet Hasim, keyfi yerinde oldugu zaman güzel espriler yapabilecek zekâ ve zarafete sahip bir entelektüeldi. Bunun
çok örnekleri görülmüstür. Çagdası, yazar ve sair Sahabettin Süleyman kendisine bir gün söyle demis:
— Hasim, biliyor musun, birkaç gündür kafamda önemli bir fikir saklıyorum.
Ahmet Hasim su görüsü açıklamıs:
— Aman, onu daha fazla tutma! Zavallı tek basına kim bilir nasıl sıkılır?
TAVSIYE
Ilk meclisteki milletvekilligi sırasında Mehmet Akif i (1873—1936) ziyarete gelen dostları kendisine, o günlerde isimleri
çok geçen bazı devlet adamları hakkındaki düsüncelerini sormuslar. Akif in cevabı bir tavsiyeden ibaret olmus:
— Ülke geleceginden ümit kesmek istemiyorsanız büyük adamları yakından tanımayınız.
HABER
Mehmet Akif, Mısır’da ikamet ettigi 1930’lu yıllarda Türkiye’den uzun süre haber alamamıs. Neden sonra aldıgı bir
mektupta ise annesinin öldügü bildirilip bassaglıgı dileniyormus. Akif, bu mektubu gönderen yakın dostuna haklı bir sitemde
bulunmus:
— Yahu sizden bir haber çıkması için bizim evden cenaze çıkması mı gerek?
BEYIT
Akif’in dostlarından Mithat Cemal, yazarlıgı kadar sairligi ile de tanınır. Bir gün Mehmet Akif, Mithat Cemal’le birlikte onun
7
evinin önüne gelmisler. Akif, M. Cemal’e evini göstererek:
— Iste senin en güzel beytin, demis.
(Beyit, Arapça’da hem ev, hem de iki dizelik siir anlamına geliyor.)
AKIF’IN IHTIYARLAMASI
Akif, ölümsüz eseri Safahat’ın son cildi olan Gölgeler’i basma isini, Matbaatü’s Sebab (Gençlik Matbaası) adında bir
basımevine vermis. Fakat bu basımevi sözü edilen eseri basma isini o derece savsaklamıs, o kadar uzatmıs ki Akif; evi, isi ve
matbaa arasında aylarca mekik dokumaktan bezmis, usanmıs. Akif bu durumu anlatmak için söyle dermis:
— Seyyebetnî Matbaatü’s-Sebab.
(Gençlik Matbaası beni ihtiyarlattı).
DEVLET BILE ALAMADI
Akif, Halkalı Baytar Mektebindeki hocalıgı sırasında bir gün, okula Istanbul’dan gidip dönen ögrencilerin, aralarında, "Ben
yedi trenini aldım, ben yedi otuz trenini aldım..." gibi konusmalarına sahit olmus. (Demek ki "binmek" yerine "almak" seklinde
Fransızca taklidi kullanıs o zamandan beri varmıs. Bugün de bazı çevrelerde çay veya kahve içmek yerine, çay veya kahve
almak; banyo yapmak yerine, banyo almak gibi ifadeler kullanılmakta ve haklı elestirilere hedef olmaktadır.)
Türk Edebiyatı hocası Akif, gençlere bu taklit kokan konusmalarının dilimiz açısından yanlıslıgını uzun izah etmek yerine
söyle demis:
— Çocuklar, o trenleri henüz koca Türk devleti bile alamadı, siz nasıl aldınız?
YENI NESLIN MARIFETI
Mehmet Akif, çok sevdigi, saydıgı, Safahat’ında kendisinden bahsettigi, kisiligini idealize ettigi Bosnalı Ali Sevki Hoca ile
bir gün, Vefa Bozacısında bulusmak üzere randevulasmıs. Mehmet Akif randevusuna her zaman oldugu gibi tam vaktinde gelmis.
Ali Sevki Hoca ise bir hayli rötar yapmıs. Akif:
— Üstadım hayırdır, niçin geciktiniz? Randevunuza geç kalmak sizin mutadınız (âdetiniz) degildir, diyerek bir açıklama
istemis.
Ali Sevki Hoca, Küçük Pazar’dan Vefa’ya çıkan yokusu kastederek:
— Azizim, su Vefa’ya çıkan dik yokus yok mu, onu çıkana kadar kaç sefer dinlenmek zorunda kaldım. Yas ilerledi, artık
bizden is geçti, diye özür beyan etmis.
Akif en güzel esprilerinden birini Hoca’nın bu açıklaması üzerine yapmıs:
— Üstadım sizin hiç haberiniz yok mu? Yeni nesil o yokusu dümdüz etti!..
AVRUPALI VE ISLAM
Mehmet Akif in I. Dünya Savası yıllarında bazı incelemelerde bulunmak üzere Avusturya ve Almanya’ya bir seyahatte
bulundugu bilinmektedir. Resmi yönü de olan bu seyahat sebebiyle Akif, Avrupa’yı ve Avrupalıyı daha yakından görüp tanıma
fırsatı bulmus; çok degerli gözlemlerle Türkiye’ye dönmüstür. Onun gözlemlerinden biri de bir soru üzerine ifade ettigi su görüstür:
— Avrupalı dedigimiz insanların dinleri islerimize, isleri de dinimize benziyor.
DEDI DE DEDI
Sair Halil Nihat Boztepe (1882-1949) Trabzon askeri rüstiyesinde ögrenci iken, Arapça dersinde hoca, okunan metinde
geçen "Kâle Resulullah" ifadesini, peygambere hürmetle bagdassın diye hep "Peygamber buyurdu ki" dîye tercüme ediyor,
talebeler de aynı seyi yapıyormus. Baska bir Arapça dersinde geçen "Kâle’s-sâiru" sözünü de ögrencinin biri "Sair dedi ki
yerine", "Sair buyurdu ki" diye çevirmis. Birkaç sefer buna ses çıkarmayan hoca en sonunda patlamıs:
— Ulan senin sair dedigin peygamber mi ki, buyurdu diyorsun! O da senin gibi sersemin biri! Buyurdu degil, dedi de,
dedi!
BAKAN, GÖREN
Bakanlık, hemen her Türk politikacısının gönlünde yatan bir aslandır. Çogu politikacı için de maalesef sadece bir amaçtır.
Bakanlık amaç olunca vatandasın derdi de, ülkenin sorunları da ıskalanıyor. Buna üzülen Halil Nihat Boztepe söyle dermis:
— Arkadaslar, bize bakan degil gören lâzım...
YÜKSEK YER
Bir dostu, "Üç Istanbul’un yazarı Mithat Cemal’e (1885-1956) saçlarının agardıgını anlatmak için:
— Tepeye kar yagmıs, demis. Mithat Cemal:
— Dogrudur, yüksek yerlere vakitsiz yagar, diye karsılık vermis.
BAS ÜSTÜNDE TUTULMAK
Yasamı boyunca gazetecilik, yazarlık ve siyaseti birlikte yürütmüs olan Hüseyin Cahit Yalçın (1864-1957), gazeteci
olarak bir Arap ülkesine yaptıgı bir ziyaret sırasında, önceden ahbaplıgı olan bir Arap aristokratını Türkiye’ye davet etmis. Adam
bunu çok istedigini, ama birkaç kelime dısında Türkçe bilmedigini söylemis. H.Cahit, Arap dostuna, bildigi Türkçe sözlerin neler
oldugunu sormus. Adam, "Nasılsınız, tesekkür ederim, evet efendim, emriniz olur efendim..."gibi birkaç sözü saymıs.
H.Cahit, ahbabını yüreklendirmis:
— Oooh dostum, sen bildigin bu sözleri yerli yerinde kullanırsan bizim memlekette bas üstünde tutulursun!..
ANCAK BEDENEN
Atatürk’e en yakın yazarlardan biri olan Rusen Esref, Yahya Kemal’in ilk meclise milletvekili olarak atanmasını
hazmedemez. Bir yerde:
8
— Yahya Kemal bu ülkeye manen ve fikren ne kadar hizmet ettiyse biz de bedenen o kadar hizmet ettik, demis.
Bu sözü isiten Yahya Kemal, Rusen Esrefin iri vücuduna isaret ederek:
— Zaten baska türlü hizmet edemezdi, diye tepki göstermis.
ANKARA’NIN SEVILEN YANI
Yahya Kemal’in Istanbul’a hayranlıgı herkesçe bilinir. Siir ve yazılarının büyük çogunlugunun konusu Istanbul’dur. Onun
için Istanbul’dan ayrı olmak sevgiliden ayrı olmak gibidir.
Yahya Kemal, su veya bu nedenle Ankara’da ikamet etmek zorunda kalınca, Istanbul burnunda tütermis. Sormuslar
kendisine:
— Üstat, Ankara’nın sevdiginiz bir yanı yok mu?
— Var, demis, Ankara’nın Istanbul’a dönüsünü severim.
KÜÇÜK SEYLER
Ne kadar haklı olursa olsun, elestirileri anlayısla karsılamak çok az insana nasip olan bir olgunluktur. Bu, ilim, irfan,
mevki sahipleri; sanat ve edebiyat adamları için de geçerli bir tespittir. Yahya. Kemal de büyük sairligine, yurt dısına yayılmıs
ününe ragmen bu olgunlugu gösteremeyen bir sanat ve edebiyat adamıdır. Bırakın elestiriyi, yarı saka yarı ciddi küçük
dokunmalara bile alınganlık gösterirmis. Bir gün kendisine yöneltilen basit bir elestiriyi hazmedemeyip öfke ile ileri geri konustugu
bir sırada bir dostu teselli etmek için söyle demis:
— Üstadım, ne var bu küçük elestiriye kızıp köpürecek? Üzerinde durulmaya degmeyecek kadar önemsiz Seyler bunlar.
Yahya Kemal dostunu terslemis:
— Insanı esas rahatsız eden bu küçük seylerdir. Koca bir dagın tepesine oturabilirsin de, bir ignenin tepesine
oturamazsın!..
TEK MANDA
1. Dünya Savası sonunda agır bir yenilgiye ugrayan Osmanlı devletinin ekonomisini kurtarma önerileri içinde Amerikan
veya Ingiliz mandasına girme önerisi de vardı. Yahya Kemal en çok bu öneri sahiplerine kızar ve söyle dermis:
— Sultan Fatih, Istanbul’u almak için döktürdügü toplardan her birini kırk mandaya çektirmisti. Bunlar ise koca
Imparatorlugu bir tek mandaya çektirecekler.
OTURULACAK YER
Tanınmıs yazarlarımızdan Ismail Habip Sevük, bir gazetede, il il Türkiye’yi tanıtıyormus. Yahya Kemal’in de bulundugu bir
mecliste söz bu yazılara gelmis. Yahya Kemal bu yazıların kötülügünü ya da illerimizi ne kadar sevimsizlestirdigini anlatmak için
orada bulunan Faruk Nafiz’e:
— Aman, bir yolunu bulup Ismail Habip’e Istanbul, Izmir ve Bursa’dan bahsettirmeyelim. Yoksa Türkiye’de oturacak yer
bulamayız, demis.
DAHA INSAFLI
Ünlü yazar Peyami Safa (1899-1961) romanlarından bazılarının müsterisi olan bir yayıncı ile konusuyormus. Yayıncı
sormus:
— Üstat, benim gözlerimden birinin takma oldugunu biliyor musun?
— Evet biliyorum.
— Ama hangisinin takma oldugunu biliyor musun? Peyami Safa:
— Evet biliyorum, demis ve "su" diye takma olan gözü göstermis.
Adam hayret etmis:
— Yahu nasıl anladın? Takma olmayan göze o kadar benzer ki...
— Çünkü daha insaflı bakıyor.
NADIR GÜLER
Ünlü Türk karikatüristi Cemal Nadir Güler’e (1902—1947) ahbabı bir gün:
— Senin adın Güler, ama suratın hep asık duruyor, demis.
Cemal Nadir cevap vermis:
— Evet benim adım Güler, ama Nadir Güler...
SADECE IYILIK
Gazete yazarlıgı ve radyo sohbetleriyle tanınan Nurettin Artam, çehre zügürdü biriymis. Bunu kendi de bilir ve
kabullenirmis. Bir gün tanıdıgı genç ve güzel bir gazeteci kızla karsılasmıs ve hatırını sormus:
— Nasılsın kızım, ne var ne yok?
— Iyilik, güzellik efendim. Siz nasılsınız?
— Valla bizden yalnız iyilik...
HANGI HANE?
Yüzyılımızın en büyük tarihçilerinden olan Ibnü’l-emin Mahmut Kemal înal’ın (1870-1957) bir gün, Istanbul Üniversitesi
Rektörü olan dostu Kazım Ismail Gürkan’la görüsmesi gerekmis. Bunun için rektörlügü aramıs, orada bulamamıs;
muayenehanesini aramıs, bulamamıs; evini aramıs, bulamamıs; hastahanede aramıs, bulamamıs. Bunun üzerine evine bir not
yazıp bırakmıs:
"Zatıâlinizi devlethanede, rektörhanede, muayenehanede, hastahanede aradım bulamadım. Acaba siz bunlardan baska
hangi hanelerde bulunursunuz?"
9
HILTON
Sair ve yazar Arif Nihat Asya’nın (1900-1975) Istanbul’da, uluslararası standartlarda Hilton’dan baska otel bulunmadıgı
dönemlerde yazdıgı bir dörtlük söyle:
“Bir kafileyiz zavallıdan yoksuldan,
Nidelim üstün yaratılmıs kul kuldan;
Eller seyreder Istanbul’u Hilton ’dan,
Biz seyredeniz Hilton’u Istanbul’dan.”
ESNEK CAM
Arif Nihat Asya’ya egilir, bükülür, istenen biçime sokulabilir cam icat edildigini söylemisler.
Bu habere tepkisi söyle olmus
— Desenize, camı da en sonunda kendimize benzettik.
GÖLGE ET
Arif Nihat Asya, Sinoplu Diyojen’in söyledigi ünlü "Gölge etme, baska ihsan (iyilik) istemem!’" sözünü; ortamın ve
çevrenin insan yasamındaki etkisini anlatmak için söyle söylermis:
— Çölde Diyojen’e rastladım, gölge et, baska ihsan istemem, dedi.
GÖNÜLDEKI KEDILER
"Herkesin gönlünde bir aslan yatar." atasözümüz—den hareketle A. N. Asya söyle dermis:
— Her gönülde bir aslan yatar, diyenlere inandım, gönülleri dolasmaya çıktım. Içinde kediler, tavuklar, çakallar yatan;
yılan, çıyan, solucan yuvalı gönüller kesfettim.
ILERI IÇIN
Demokrat partinin önde gelen isimlerinden olan ve çesitli bakanlıklar yapmıs bulunan Tevfik Ileri, Yassı—ada
yargılamalarından bir süre sonra vefat etmisti. Onun ölümü üzerine eski DP’liler, bu arada DP’ye oy veren vatandaslar çok
üzülmüsler. Cenazesi çok kalabalık olmustu.
DP’ye muhalif basın, cenazeye iliskin haberi:
— Gericiler T. Ileri için çok agladılar, diye vermis.
O. Yüksel, bu haber veris tarzı üzerine söyle yazmıs:
— Biz ’Ileri’ için o kadar agladık; nasıl gerici diye suçlanırız?
ARABA MARKASI
Osman Yüksel Serdengeçti, bir divan sairinin, "Yeri geldiginde, fırsat çıktıgında kendimi bile hicvetmezsem namerdim"
anlamındaki sözlerini hatırlatır sekilde; yerinde, sırasında kendisini ve sorunlarını espri konusu yapmaktan çekinmez.
Yakalandıgı parkinson hastalıgının belirtilerinden biri de titremedir. Özellikle ellerin, kolların titremesi çok göze batıcıdır.
O. Yüksel kendindeki bu belirtileri görüp üzülen dostlarına söyle dermis:
— Atalarımız, ’Ey Türk titre ve kendine dön!’ diye buyruk verdiler. Biz de buna uyarak öyle bir titredik ki bir daha
kendimize dönemedik.
***
Yine parkinson hastalıgı için su espriyi yaparmıs:
— Araba markası gibi isim. Insan bunun bir hastalık adı oldugunu bilmese, keske benim de bir parkinsonum olsa
demekten kendini alamaz.
MAKAM ARABASI
CHP iktidarının son yıllarında Diyanet Isleri Bakanlıgı yapmıs olan hemsehrisi Ahmet Hamdi Akseki’ye, dönemin
hükümeti bir makam arabası tahsis etmis. O. Yüksel bunu duyunca hemsehrisine takılmıs:
— Hocam, artık sıratı da bu arabayla geçersin!
DIGERI KIMMIS?
Tanınmıs birçok büyük sanatkârda oldugu gibi Necip Fazıl’da da (1904-1983) üstünlük kompleksi varmıs. Bir gün
kendisine, Fransa’da yeni yayınlanan bir ansiklopedide Türkiye’den sadece iki saire yer verildigini söylemisler. Necip Fazıl hemen
sormus:
— Digeri kimmis?
ÇÜNKÜ SIZ YAPMADINIZ
Necip Fazıl’la yakınlıgı ve dostlugu olan Prof. Ayhan Songar, Üstatla bir sohbeti sırasında, televizyonda yaptıgı programı
seyredip seyretmedigini sormus. Necip Fazıl:
— Gördüm, demis. Ayhan Songar:
— Tabii begenmediniz, diye eklemis. Necip Fazıl afallamıs:
— Nereden anladın?
— Çünkü siz yapmadınız...
ARABA
Necip Fazıl’a sormuslar:
— Üstat, sizin özel arabanız yok mu? Cevap vermis:
10
— Olacak ve ona en son binecegiz.
KIM BU ADAM?
Gazeteci Sinasi Nahit Berker (1920-1996), Inönü’nün Cumhurbaskanlıgı yıllarında, istedigi zaman Köske girip çıkma
ayrıcalıgına sahip sayılı insanlardan biriymis. Gazeteci olarak Cumhurbaskanı ile istedigi zaman görüsebilirmis.
Sinasi Nahit her gün Çankaya yokusu üzerindeki bir otobüs duragında, isinin bulundugu Ulus tarafına gitmek için otobüs
beklermis. Bir gün böyle otobüs beklerken önlerinden Cumhurbaskanının makam arabası geçmis. Makam soförü, Sinasi Nahifi
görünce geri geri gelip:
— Sinasi Bey, Sinasi Bey, buyurun ben sizi götüreyim, diye seslenmis.
Sinasi Nahit de hemen kosup binmis. Makam soförü:
— Arabayı bakıma götürüyorum, sizi de gideceginiz yere bırakayım diye düsündüm, demis.
Ertesi gün Sinasi Nahit, her zamanki gibi duraga geldiginde, her gün kendisiyle beraber otobüs bekleyenlerin gözleri
üzerinde odaklanmıs. "Cumhurbaskanının makam arasına davet edilen bu adam acaba kim?" gibilerden. Bu meraklı ve
arastırmacı bakıslar, Sinasi Nahifin bir baska kamu malı arabasına davet edilmesine kadar sürmüs.
Sinasi Nahit, yine durakta bekledigi bir gün, bir çöp kamyonu Sinasi Nahit’in önünde durmus, soför:
— Sinasi abi buyur, gideceginiz yere sizi ben götü—reyim, demis.
Sinasi Nahit de atlamıs soför mahalline gitmisler. Çöp kamyonunun soförü de Sinasi Nahit’i çöpçülerin sorunlarıyla ilgili
bir röportaj yapması dolayısıyla tanıyormus. Sinasi Nahit çöp kamyonuna bindiginin ertesi günü duraga geldiginde hiç kimse
yüzüne bakmıyor, "Bu adam kim?" diye bir merak eseri göstermiyormus.
USTA BINICI
Sokrat, geçimsizligi ile ün yapmıs karısı için kendisine:
— Bu kadına niçin katlanıyorsunuz; nasıl tahammül ediyorsunuz, diyenlere söyle cevap verirmis:
— Binicilikte usta olmak isteyenler, en huysuz atı idare etmek zorundadır.
UTANÇTAN KURTULMA
Bilindigi gibi halk tabakası ilk defa eski Yunan ve Roma’da bugünküne benzer bazı demokratik haklar elde etmisti. Halk,
politik etkinliklere katılır, düsüncelerini açıklayabilirdi. Bu sırada birçok halk hatibi türemisti. Bunların en büyüklerinden biri olan
Antistenes (M.Ö. 444 - 365) bir gün Atinalılara söyle seslenmis:
— Ey Atinalılar, hiç vakit kaybetmeden bütün eseklerin at oldugunu ilan edelim...
Kalabalık biraz hayret, biraz merakla sormus:
— Ne yararı olacak bunun?
— Hiç degilse esekler tarafından idare edilmek utancından kurtulmus oluruz.
DIKENLERINI HISSEDIYORUM
Ingiliz sairi Milton (1608-1674) gözlerinin âmâ olmasından sonra yeni bir evlilik yapmıs. Kendini ziyaret eden bir dostu,
saire yeni hanımının nazik ve bir gül kadar güzel oldugunu söylemis.
Milton:
— Haklısınız, demis, her ne kadar gülü görmüyorsam da dikenlerini hissediyorum.
AZ DUYULMUS SEYLER
Filozof Voltaire’e ( 1694-1778) bir Fransız prensesi bir toplantıda çıkısmıs:
— Sen sagda solda benim iffetim hakkında konusuyormussun, öyle mi?
Voltaire açık konusmus:
— Bunda bir yanlıslık olmalı matmazel, çünkü ben daima az duyulmus seyleri konusurum.
ESERIN ESERI
Alexandre Dumas Fils’in "Kamelyah Kadın" adlı ünlü eseri, tiyatroda temsil edildigi zaman büyük sükse yapmıs. Eserin
ilk temsil edildigi gece, yazarın babası Alexandre Dumas Pere’de (1802—1870) seyirciler arasındaymıs. Temsil bitince
seyircilerden biri eseri A. Dumas Pere’in sanarak kendisine yaklasıp:
— Üstat, sizi yürekten kutlarım, eseriniz bir harikaydı, demis.
Dumas Pere yanlıslıgı düzelterek cevap vermis:
— Bu, benim eserim degil, eserimin eseri.
YA SÖYLEYEMEDIGIM
Bernard Shaw, 20. yüzyılın baslarında, bir yazar ve düsünür olarak sürekli hürriyetsizlikten bahsediyor, vatandası oldugu
imparatorluk için de "Batsın bu imparatorluk" diye temennilerde bulunuyormus. Bir gün, dönemin bir devlet adamı bir toplantıda
karsılastıgı Shaw’a laf atmıs:
— Içinde yasadıgın imparatorlugun batmasını isteyebildigin, bunu her yerde söyleyip yazabildigin halde hürriyetsizlikten
sikayet ediyorsun. Bu bir çeliski olmuyor mu?
Shaw cevap vermis:
— Siz benim neyi söyleyebildigimi biliyorsunuz. Ama neyi söyleyemedigimi de biliyor musunuz?
CANAVAR
Bernard Shaw bir gün avlanmak için gittigi ormanda yolunu kaybetmis. Çıkıs yolu ararken ormanın derinliklerinde tek bir
eve rastlamıs. Evin bahçe kapısında bir levha asılıymıs: "St. George ve Canavar!". Shaw yolunu ögrenmek için kapıyı çalmıs.
Uzun bir aralıktan sonra pencereye ürküntü veren bir görünüsle biri çıkıp çirkin sesle sormus.
11
— Ne istiyorsun? Shaw:
— Ben, demis, St. George’la görüsmek istiyordum.
SIZ DE YALAN SÖYLEYIN
Büyük Amerikan mizahçısı Mark Twain (1835-1910), bir toplantıda karsılastıgı kadına:
— Çok güzelsiniz hanımefendi, diye iltifatta bulunmus.
Kadın:
— Maalesef size aynı iltifatla cevap veremeyecegim, diye karsılık vermis.
Mark Twain bu kabalıgı affetmemis:
— O halde siz de benim gibi yapın, yalan söyleyin hanımefendi.
SEN DE AKLINI KOY
Ünlü filozof Einstein (1879-1955) bir gruba kendi teorisi olan meshur izafiyet (görecelilik) teorisini izah ediyormus.
Üzerinde çok durulmus, çok konusulmus bu soyut teori için odada bulunanlardan biri:
— Benim aklım, mantıgım bu teoriyi kabul etmiyor, demis.
Einstein:
— Olabilir, diye karsılık vermis. Sen de aklını mantıgını ortaya koy da var mı yok mu, anlayalım!..
ANLAYAN YOK AMA
Dünyanın tanıdıgı iki ünlü kisi olan Charlie Chaplin ile Albert Einstein sohbet ediyorlarmıs. Bu sohbet sırasında Einstein
ünlü yönetmene takdirlerini sunmus:
— Bütün dünya sizin filmlerinizi anlıyor ve takdir ediyor. Mensup oldugu sanat dalını evrensellestiren ender kisilerden
birisiniz...
Charlie Chaplin:
— Haklısınız, demis, bunlar iltifat degil gerçegin ifadesidir. Fakat sizin durumunuz daha enteresan. Sizi anlayabilen
kimse yok. Buna ragmen tüm dünya sizi tanıyor ve size hayran...
KIME OKUTTUN?
Rüzgar Gibi Geçti hin yazarı Margaret Mitchell (1900-1949), romanı yayımlanıp büyük sükse yapıncaya kadar adı sanı
duyulmamıs, sıradan bir ev kadınıymıs. Ama "Rüzgar Gibi Geçti" birden bire yazarını da üne kavusturmus. Margaret Mitchell’e
uzaktan yakından kutlamalar yagmaya baslamıs. Bu arada yazarın komsusu bir kadın, kıskançlık duygusuyla karısık takdir
sunmus:
— Kitabın tahminlerin ötesinde güzel, kime yazdırdın?
Yazarın cevabı çok zekice olmus:
— Begendigine sevindim, kime okuttun?
KILICIN PAYI
Fatih Sultan Mehmet, Istanbul’u fethettikten sonra, at üzerinde, çevresinde vezirler, komutanlar olmak üzere büyük bir
merasimle sehre girmis; Ayasofya’ya dogru agır agır ilerliyormus. Onu selamlamak üzere yolun iki tarafına dizilmis Yeniçeriler
arasında yer almıs olan din bilginleri ve mollalar:
— Padisahım, dualarımızın bereketiyle fetih nasip oldu, diye kutlama yapıyorlarmıs.
Fatih bu kutlamaya kılıcını kınından çıkarıp havaya kaldırarak söyle karsılık vermis:
— Eyvallah mollalar, amma su kılıcın payını da unutmayın!
VEZIRLER VE ESEK
17. yüzyıl devlet adamlarından olan Dervis Mehmet Pasa; bilgisi, becerisi, kabiliyeti sayesinde sadrazamlıga
(basbakanlık) kadar yükselmisti. Fakat vezirleri arasında ehliyetsiz ve kabiliyetsiz olanlar çogunluktaydı. Padisahın gözüne
girmek suretiyle kimi odunculuktan, kimi baltacılıktan o makama yükselmisti. Devleti bunlarla yönetmek Mehmet Pasa için hayli
zordu. Bir gün divanda devlet isleri görüsülürken bu çogu cahil vezirler, yerinde, sırasında söz alıp konusacaklarına, hep bir
agızdan konusup, bagırıp çagırıyorlarmıs. Mehmet Pasa bunları tek tek konusturup fikirlerini almakta güçlük çekiyormus. Bu
vezirlerin hep birlikte bagırıp çagırdıkları bir sırada bostancı basının dısarıda bekleyen esegi anırmaya baslamıs. M. Pasa bunu
fırsat bilerek vezirleri ikaz etmis:
— Hep beraber bagırmayın, anlayamıyorum.
SIZ GELDINIZ YA
Osmanlı sadrazamlarının en nüktedanlarından biri olan Koca Ragıp Pasa (1699 -1763), sadrazamlıgı sırasında ulemadan
(bilginler) bir zâtı Kıbrıs’a kadı olarak atamıs. Atadıgı kadı hem tesekkür etmek hem de Kıbrıs’tan bir istegi bulunup bulunmadıgını
sormak için Koca Ragıp Pasa’yı ziyaret etmis.
Ragıp Pasa, Kadı’nın bu hareketinden memnun olmus, dönüsünde mümkün olursa bir Kıbrıs esegi getirmesini rica etmis. Kadı
efendi "bas üstüne" deyip ayrılmıs. Üç yıl Kıbrıs’ta kadılık yaptıktan sonra Istanbul’a tekrar dönmüs. Dönünce R. Pasa’yı yine
ziyaret etmis. Kadı ziyaretini bitirip ayrılacagı sırada Ragıp Pasa, kadının hiç esekten filan söz etmedigini görünce hatırlatmak
zorunda kalmıs:
— Sizden bir ricada bulunmustum, bana bir Kıbrıs esegi getirecektiniz?..
Bunun üzerine kadı hayıflanmıs:
12
— Aah efendimiz, vallahi unutmustum, simdi sizi görünce hatırladım!
Ragıp Pasa tası gedigine koymus:
— Zararı yok kadı efendi, siz geldiniz ya...
RAMAZAN TOPU
Tanzimat dönemi devlet adamlarından olan, ciddiyet ve dürüstlügü ile tanınan Hüsrev Pasa (öl. 1854), seraskerlik
(genelkurmay baskanlıgı) mevkiindeyken, genç bir adam, kendisine danısılmadan padisah tarafından tophanede ehliyet gerektiren
bir göreve atanmıs. Padisahın torpiliyle yapılmıs böyle bir atamayı veto edecek yetkisi olmadıgı için Hüsrev Pasa sesini
çıkarmamıs. Adam, görevine baslamadan önce nezaketen bilgi vermek amacıyla Hüsrev Pasa’yı ziyaret etmis. Pasa, padisahın
dogrudan atama yapması dolayısıyla adamın ehliyetinden süphelenmis ve ufaktan yoklamaya kalkısmıs:
— Efendi evlâdım, topçuluk gibi çok önemli bir göreve atanmıssın. Herhalde topla ilgili derin bilgi ve tecrübe sahibisindir?
Adam gayet piskin cevap vermis:
— Elbette Pasam! Bendeniz Bebek’te oturmam hasebiyle, her yıl Ramazan ayında, iftar ve sahurda patlatılmak için
Rumelihisarı’na getirilen topu yakından gördüm, elledim ve yüzlerce defa sesini isittim.
Hüsrev Pasa, tahmin ettigi gibi biriyle karsı karsıya oldugunu anlamıs, ama belli etmemis.
Yalnızca:
— Masallah, top hakkında sandıgımdan da fazla bilgi sahibiymissin evladım, demekle yetinmis.
BÖYLE BIR USAK
Hüsrev Pasa sinirli ve hırçın tabiatlı biriymis. Sık sık çevresindeki, emri altındaki kisileri azarlar, kırarmıs. Yine öfkeli bir
anında usagını agır bir sekilde azarlamıs, hakarette bulunmus. Usak:
— Artık bu kadarı fazla, diyerek alıp basını gitmis.
Bunu duyan usak simsarları hemen Hüsrev Pasa’nın konagına damlamıslar. Hüsrev Pasa aradıgı usakta bulunmasını
istedigi nitelikleri sıralamaya baslamıs:
— Benim huyumu biliyorsunuz, bana buna göre bir usak bulacaksınız. Bulacagınız usak öyle zır cahil olmasın. Az çok
okuma yazma bilsin, biraz mürekkep yalamıslıgı olsun.
— Bulacagımız usagın böyle biri olmasına dikkat ederiz pasam.
— Bulacagınız usak hossohbet, nüktedan biri olsun. Biraz halden, dilden anlasın. Yorgun ve sıkıntılı zamanlarımda beni
eglendirsin.
— Bas üstüne pasam...
— Biraz hesap kitaptan da anlasın.
— Peki pasam.
— Biraz musikiden de anlasın. Malum müzik ruhun gıdasıdır, derler.
— Emredersiniz pasam.
Bu konusma sırasında orada bulunan devrin tanınmıs sairi Izzet Molla söze karısmıs:
— Pasam, sizin aradıgınız gibi birini hasmetli padisahımız da arıyormus.
Pasa merakla sormus:
— Ya öyle mi, ne yapacakmıs acaba?
— Sayet böyle birini bulabilirse sadrazam yapacakmıs.
GRES (GREECE)E IHTIYACI VAR
Tanzimat döneminin en tanınmıs devlet adamlarından Keçecizade Fuat Pasa (1815-1865), özellikle politikada nükte
denince adı akla ilk gelenlerdendir. Osmanlı imparatorlugunun kritik anlarında ya sadrazam (basbakan) ya da hariciye nazırı
(dısisleri bakanı) olarak uzun süre görev yapmıs olan Fuat Pasa, bu yüksek görevlerinden dolayı Avrupalı devlet adamları,
politikacı ve diplomatlarıyla devamlı münasebet halinde olmus, bu münasebetle aralarında geçen birçok nükteli olay günümüze
kadar gelmistir. Fuat Pasa’nın nükteleri çok duyulmus olsa da her konusuldugunda zevk verecek kadar zariftir.
Fuat Pasa, Batılı diplomatlarla görüsme yaptıgı bir sırada, bulundukları yerde açılıp kapanan kapı gıcırtı yapıyormus.
Batılı bir diplomat bu gıcırtıdan hareketle Osmanlı Devletinin yönetim yeri olan Bâb-ı Âli’yi (Yüce Kapı) kastederek:
— Kapı gıcırdıyor (imparatorluk sallanıyor), demis.
Fuat Pasa:
— Gres’e (Greece) (hem makine yagı hem de Yunanistan’ın Batı dillerindeki adı, bir anlamda yaglanmaya, bir anlamda
Eski Yunan kültür ve medeniyetine veya Yunanistan’ın yeniden bize baglanmasına) ihtiyacı var, diye cevap vermis!..
EN GÜÇLÜ DEVLET
Fuat Pasa’nın da aralarında bulundugu Batılı diplomatlar:
— Zamanımızın en güçlü devleti hangisidir acaba, diye tartısıyorlarmıs.
Fuat Pasa tartısmaya müdahale ederek demis ki:
— Zamanımızın en güçlü devleti Osmanlı Devletidir. Çünkü üç yüz yıldır siz dısardan biz içerden yıkmak için çalıstıgımız
halde, hâlâ sapasaglam ayakta durmaktadır.
SIRKE
Fuat Pasa, kısa bir süre için fevkalâde yetkilerle Kremlin’e büyükelçi olarak gönderilmis. Bu görevi sırasında, bir kabul
resminde kendisini çok güzel ama egitimi noksan bir Rus prensesi ile tanıstırmıslar ve arkasından sormuslar:
— Nasıl buldunuz prensesi?
Fuat Pasa bir diplomat gibi degil, içinden geldigi gibi cevap vermis:
— içi sirke dolu billur bir kâse...
TAS
13
Fuat Pasa, sadrazamlık makamına getirildiginde, ilk isi, Istanbul’un yazın toz-topraktan, kısın çamurdan geçilmeyen
cadde ve sokaklarını yeni bastan ele almak olmus. Bunları Dogulu bir görünümden kurtarıp Batı baskentlerindeki temizlige ve
düzene kavusturmak amacıyla hemen ise koyulmus. Birçok cadde ve sokagı genisletmis, gereken yerlerde yeni cadde ve
sokaklar açtırmıs. Kentteki cadde ve sokakların büyük bölümünü parke ile yetmedigi yerde kaldırım taslan ile dösetmis.
Bu sayede, Istanbul’un cadde ve sokakları rahat yürünür bir duruma ve estetik bir görünüme kavusmus. Bu isler
yapılırken çıkarları bozulanlar; evlerinin, is yerlerinin önü daralanlar; istimlâke maruz kalanlar, Fuat Pasa aleyhine kampanya
yürütmüsler, padisaha kadar sikâyetlerde bulunmuslar.
Pasa aleyhindeki bu kampanya ve sikâyetlere gizli destek veren, elestirilerde bulunan makam sahipleri de varmıs.
Bunlardan biri bir gün Fuat Pasa’ya:
— Pasam, sayenizde Istanbul, asıl simdi Istanbul oldu. Fakat hayret ettigim nokta, cadde ve sokakların dösenmesinde
kullanılan bunca tasın nasıl bulundugudur, demis.
Fuat Pasa, bu soruyu, soranı ve benzerlerini mahçup edecek sekilde, alaylı bir dille cevaplandırmıs:
— Bu isleri yaparken bize o kadar çok tas atıldı ki, onları biriktirip kullanmak sayesinde hiç sıkıntı çekmedik.
ZOR CEVAP
Fuat Pasa, kendi elinde yetismis devlet adamlarından biri olan Hursit Pasa’ya vezirlik rütbesi vermis ve sonra da Sam
valiligine atamıs. Fakat Hursit Pasa, yaptıgı yanlıslarla o derece halkın memnuniyetsizligine sebep olmus ki, Fuat Pasa onu vezir
yapmaktan ve valilik gibi bir makama getirmekten büyük pismanlık duymustur. Bu pismanlıgını bazı meclislerde söyle dile
getiriyormus:
— Cenabı Hakk’a her yaptıgımın, her tasarrufumun hesabını veririm, ama Hursit Pasa’yı niçin vezir ve vali yaptın diye
sorarsa buna cevap bulamam.
KENDISI ORADA OLAMAZDI
I. Mesrutiyet devri (II. Abdülhamit zamanı) devlet adamlarından Ahmet Vefik Pasa’nın da zarif nükteleri bulunmaktadır.
Ahmet Vefik Pasa, Paris büyükelçisi iken Imparator III. Napolyon’un yeni yaptırdıgı bir opera binasının açılıs törenine
davet edilmis. Tören sırasında Ahmet Vefik Pasa, Napolyon’a en yakın locaya kurulmus, tavır ve davranıslarıyla imparatora hiç
aldırmayan bir izlenim vermis. Bu umursamazlıga içerleyen Napolyon, Ahmet Vefik Pasa’ya bir adamını göndererek:
— Git su Osmanlı Pasasına sor, kendini hâlâ Kanuni devrinde mi sanıyor, demis.
Ahmet Vefik Pasa aynı umursamazlıkla cevap vermis:
— Imparator hazretlerine hatırlatırım ki Osmanlı Tahtında Kanuni olsaydı, kendileri orada olmaz, yerlerinde ben
olurdum.
HANGI TERES
Sultan II. Abdülhamit devri devlet adamlarından izzet Pasa, rütbece kendinden asagı olan herkese "teres" diye hitap
edermis. Bu durum Abdülhamit’e birkaç defa sikâyet edilmis. Padisah, izzet Pasa ile bas basa kaldıgı bir gün kendisine sormus:
— Pasa Hazretleri sen herkese "teres" diye hitap edermissin, öyle mi?
Pasanın cevabı da bir soru olmus:
— Efendimiz, bunu size hangi teres söyledi acaba?
DEVLET ADAMINDA IKIYÜZLÜLÜK
19. yüzyılın 2. yansında, devletin önemli mevkilerinde ehliyet ve dirayetle görev yapmıs olan Yusuf Kamil Pasa,
sadrazamlıgı sırasında, devletin önde gelen kisileriyle bir yemek sebebiyle birlikte olmus. Devletlilere önceden bildirilen mükellef
yemekler istahla yendikten sonra, meyve faslına geçildiginde masaya buzlu çilekler gelmis. Ilk olarak uzanan Yusuf Kamil Pasa,
çatalını sapladıgı iri bir çilegi agzına götürürken kazara masadaki tuzlugun içine düsürmüs. Ama ziyan olmasın diye tuza
bulasmıs çilegi alıp tuzlu tuzlu yemis. Berbat bir tat verdigi halde bozuntuya vermemis ve masada bulunanlara:
— Arkadaslar, tuzlu çilek hiç de fena olmuyormus, isteyen deneyebilir, diye tavsiyede bulunmus. Bunun üzerine birkaç
kisi denemis. Bunlar:
— Pasam gerçekten nefis oluyor...
— Bundan sonra çilegi hep tuzlu yemek isterim.
— Tuzlu çilegin lezzetini kesfetmekte geç bile kalmısız, gibi asılsız, pasaya yaranma hedefi güden açıklamalarda
bulunmus.
Kamil Pasa, o esnada masada bulunan, dönemin aydınlarından, yeri geldiginde sözünü esirgememekle tanınan, Ermeni
asıllı Minas Efendiye de:
— Arkadasların görüsleri için sen ne dersin Minas Efendi, diye fikrini sormus.
Minas Efendi kendisinden beklendigi sekilde cevap vermis:
— Pasam, bu adamlar özel hayatlarında bu düsüncelerini söyleseler üzerinde durulmaya degmezdi. Fakat devlet
hayatında da böyle ikiyüzlü davrandıkları için, ülkede isler bu yüzden kötüye gidiyor.
SIFIR BANA DERLER
14
Atatürk, bir aksam, masasındaki herkesi matematikten imtihan ediyormus. Masada bulunan Hasan Ali Yücel’e de bazı
sorular sormus.
— Nokta nedir, çizgi nedir, diye.
Hasan Ali bu dalda çok güçlü olmadıgını bildirmis.
Atatürk:
— Sıfır nedir, diye sormus.
Hasan Ali:
— Sıfırı tarif etmek kolay, demis, sizin yanınızda bana derler.
— Ama sıfırın da bir degeri vardır, diye devam etmis.
Hasan Ali:
— Sizin yanınızda olduguma göre ben de öyle olmalıyım, diye cevap vermis.
ONLARLA DA YAPILAMAZ ONLARSIZ DA
Yine bir aksam Atatürk’ün her zaman kalabalık olan masasında yenilip içilirken masada bulunan bir hanım, kâhya gibi
davranıp Atatürk’ün emirlerine aykırı emirler vermeye kalkısmıs. Bir noktada Atatürk’ün bile sabrını zorlamıs olacak ki tavır koyup:
— Hanımefendi siz bu masada rahat olamayacaksınız, diyerek kibarca kadını kovmus.
Masada buz gibi bir sogukluk olmus. Atatürk dahil kimsenin agzını bıçak açmıyormus. Neden sonra masada bulunan
Nuri Conker sarkı söyleyecekmis gibi bogazını temizledikten sonra:
— La hayrefîhinne velâ büdde minhünne.
(Kadınlar için, onlarla da onlarsız da yapılamaz.)
Deyivermis ve masada bulunan kadınlar da dahil herkes gülmüs ve ortalık yatısmıs.
KADIN VE AKIL
Atatürk, bir sabah kahvaltı ederken yardımcısına bütün gece hiç uyumadıgını söylemis. Yardımcısı:
— Rahatsız mıydınız pasam, diye sormus.
Atatürk:
— Hayır, demis, Bütün gece kadınlarda akıl var mıdır, diye düsündüm.
— Peki nasıl bir sonuca vardınız?
— Kadınlarda akıl oldugu sonucuna vardım; ama kullanmıyorlar.
INSAN GÖRÜN
Edebiyat ögretmeni, sair, yazar Arif Nihat Asya, bir dönem politika ile de ilgilenmis. 1950 seçimlerinde DP Adana
listesinden aday olmus. Adaylıgı kesinlestikten sonra bazı dostları A. Nihat’a:
— Sen, CHP’nin Adana’dan Kasım Gülek, Kemal Satır, Cavit Oral gibi devlerinin karsısına hangi cesaretle çıkıyorsun,
demisler.
Seçim öncesi bir mitingde konusan A. Nihat Asya sözlerine dostlarının uyarılarından ilham alarak söyle baslamıs:
— Sevgili Adanalılar! Politikaya soyunmamızdan sonra bazı dostlarım bana "Sen CHP’nin Adana’dan falan filan
devlerine karsı hangi cesaretle çıkıyorsun?" diye sordular. Gerçekte ise bu söz bana cesaret verdi. Çünkü simdiye kadar sizin
karsınıza hep birtakım devler çıktı. Biraz da insan görün diye ben huzurunuza çıkmıs bulunuyorum!..
(Arif Nihat, bu giris cümlesinden sonra kopan alkıstan meydan çökecek sandım diyor.)
BOY SIRASI
Yası ellinin üzerinde olanlar, DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat’ın oldukça kısa boylu oldugunu bilirler. Emin
Kalafat, Menderes’in kurdugu ilk kabinelerde dört gözle bakan olmayı bekledigi halde bakan yapılmamıs. Bir gün biraz hayal
kırıklıgı, biraz öfkeyle Menderes’in huzuruna çıkıp sormus:
— Sayın basbakanım, bakanlarınızı neye göre tespit ediyorsunuz acaba?
Menderes’in cevabı güzel bir espri olarak o günlerde uzun zaman dillerde dolasmıs:
— Boy sırasına göre Emincigim, boy sırasına göre...
PAÇAVRA
1970’li yıllarda bir Avrupa Konseyi Danısma Meclisi toplantısında Türk-Yunan iliskileri üzerinde durulurken söz alan
Yunan yanlısı Fransız Senatör Perridier, bastan asagı Türkleri suçlayan bir konusma yapmıs. Arkasından zamanın Türk Dısisleri
Bakanı ilhan S.Çaglayangil söz alarak Perridier’in suçlamalarını bir bir cevaplandırmıs. Ama konusması esnasında Perridier’den
hep Rodier diye bahsetmis.
Konusmasını yaparken, Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki büyükelçisi Semih Günver ikide bir Çaglayangil’i ceketinden
çekistiriyormus. Çaglayangil konusmasını bitirip yerine oturunca Semih Günver’e çıkısmıs:
— Yahu ne diye ceketimin arkasından çekistirip duruyordun?
— Fransız senatörün adını yanlıs söylüyordunuz. Adamın adı Perridier, siz sürekli Mösyö Rodier dediniz.
— Peki Rodier ne demekmis?
— Rodier pahalı bir kumas cinsinin adı.
— Yahu daha ne istiyorsun, böyle bir paçavraya Rodier dedikse epeyi iltifat etmisiz!
PEYGAMBER TÜRKÇE BILMEZDI
Adanalı bir vatandas bir aralık agır borç altında bunalmıs. Kime basvurduysa eli bos dönmüs. Nihayet aklına Istanbul’daki
hemsehrisi, zenginler zengini Hacı Ömer Sabancı gelmis. Atladıgı gibi trene solugu Istanbul’da almıs. Hiç vakit kaybetmeden
Emirgan’daki Atlı Kösk’e gitmis.
Hacı Ömer’e Adana’dan bir hemsehrisinin ziyarete geldigini haber vermisler. Hacı Ömer, Adana’dan gelen ziyaretçilerin
15
niçin geldigini bildiginden adamı kabul etmek istememis. Ama Hacı Ömer hemsehrisini bile kabul etmedi, dedirtmemek için
çaresiz adamı içeri aldırmıs. Nezaket geregi hosbesten sonra sadede gelinmis. Adam anlatmıs:
— Efendim çok sıkıntılı bir durumdayım. Adana’da kime basvurdumsa elim bos döndüm. Böyle çaresizlik içindeyken
rüyamda peygamberimizi gördüm. Bana "Sen niçin Hacı Ömer gibi hayırsever ümmetimi hatırlamaz, halini ona arz etmezsin."
dedi. Selamıyla beraber beni sana gönderdi.
Hacı Ömer bir an tereddüt etmis. Sonra, kafasında bir simsek çaktıgının ifadesi, bir zekâ ürünü olan su sözlerle adamı
afallatmıs, saskına çevirmis:
— Sen Arapça bilir misin, bilmezsin. Peygamber de Türkçe bilmezdi. O zaman bu anlattıklarını nasıl söyledi sana?
Besbelli ki yalan söylüyorsun. Bizden yalancıya yardım yok. Dogru geldigin yere!
GÖZLÜK
Ünlü isadamı Vehbi Koç’un müesseselerinden birinde çalısan, üst düzeyde yetkili bir eleman, is görüsmeleri yapmak için
Avrupa’ya gitmis. Dönüsünde, aynı tür görevleri yerine getiren herkes için geçerli oldugu gibi Vehbi Koç tarafından kabul edilmis,
birlikte seyahatin degerlendirilmesini yapmıslar. Bu sırada Avrupa’dan dönen görevlinin gözündeki fiyakalı günes gözlügü Koç’un
dikkatini çekmis ve kaça aldıgını sormus. Gözlük aslında çok pahalıymıs, ama adam patronunun tutumunu ve sıkılıgını bildigi,
kendisine enayi demesinden çekindigi için gözlüge gerçekte ödedigi paranın üçte birine karsılık gelen bir rakam söylemis. Bunun
üzerine Vehbi Koç:
— Aferin, ucuz almıssın, bir dahaki sefere aynısından bir tane de bana al, diye sipariste bulunmus.
KEÇI DE...
Ispanya kralı II. Filip, papa seçilen V. Sbct’i tebrik için soylu bir aileden genç bir kontu görevlendirmis. Kont o kadar
gençmis ki ne sakalı ne de bıyıgı mevcutmus.
Papa kendini tebrike böyle toy birinin gönderilmesine alınmıs.
— Kralınız adam kıtlıgına mı ugradı, senin gibi sakalsız birini beni tebrike gönderdi, demis.
Genç kont pek lafını sakınma geregini duymamıs:
— Eger huzurunuzda sakalın bu kadar önemi oldugunu bilseydi, kralımız size bir keçi de gönderebilirdi...
KAZIKLANMA
XIII. Louis’nin (1601-1643) maliye bakanı Charles Duret söyle söylemis:
— Sayet biri beni kazıklarsa Allah onun belasını versin. Aynı kisi beni ikinci defa kazıklarsa. Allah hem onun hem benim
belamı versin. Ama üçüncü kez de kazıklarsa Allah yalnız benim belamı versin.
MAKSADI NE ACABA?
Fransa ihtilalinden önce bir kasaba piskoposu olan Talleyrand (1754-1838) ihtilalden sonra Kurucu Meclis üyeligine
seçilmis; ondan sonra da yıldızı parlayıp yıllarca dısisleri bakanlıgı, basbakanlık gibi devletin en önemli makamlarında bulunmus.
Fakat yürüttügü bu önemli görevler sırasında o kadar yalan dolana, dümene, riyaya basvurmus ki, serrinden, kral, imparator dahil
herkes Allah’a sıgınır olmus. Bir gün krala (I. Louis Philippe 1773-1850) Talleyrand’ın öldügü haberi verilmis. Bu haber üzerine
kral, onun her sözünün, her hareketinin altından bir fitne çıkmasına alısmıslıgı dolayısıyla kendisi için gayet dogal olan su tepkiyi
göstermis:
— Yaa öyle mi? Maksadı ne acaba?..
KABUL GÖRMEZ
Fransız tarihinin ilginç kisilerinden biri de Kardinal Jules Mazarin’dir (1602-1661). Bu kurt politikacı, XIV. Louis’in
krallıgının ilk yıllarında basbakanlık görevini de yürütmüs. Son derece dalavereci, katakullici bir karaktere sahip olan Mazarin,
çevirdigi dolaplarla genç krala hayli sıkıntı çektirmis. Bir gün yardımcılarından biri krala su haberi getirmis:
— Efendimiz, Kardinal Mazarin ruhunu Tanrı’ya teslim etti...
Mazarin’den çok çekmis olan kralın tepkisi su sözler olmus:
— Tanrı’nın kabul edecegini hiç sanmam...
O DA AYNI SEYI YAPIYOR
J.P.Sartre’ın, düsüncelerini çekinmeden açıklayan; elestirilerini, kendince gerekli gördügü kimselere pervasızca yönelten
bir yazar ve filozof oldugu bilinmektedir. Sartre’ın acımasız elestirilerine en çok hedef olanlardan biri de Cumhurbaskanı De
Gaulle’müs. De Gaulle’ün yakın çevresi Sartre’ın bu elestirilerine çok kızar, kendisini kıskırtırlarmıs:
— Sayın Baskan, Sartre’ın yaptıgının bu kadarı da fazla! Kim olursa olsun herkes biraz haddini bilmeli. Siz her seyden
önce Fransa’yı temsil ediyorsunuz.
De Gaulle bunlara hiç beklemedikleri ve düsünmedikleri bir cevap vermis:
— Evet, ben Fransa’yı temsil ediyorum, ama Jean Paul Sartre da Fransa’yı temsil ediyor.
OYNARSA
Amerikalı bir tiyatro yazan, bir eserinin ilk temsil edilecegi gece için Ingiltere Basbakanı Churchill’e (1874-1965) bir çift
davetiye göndermis ve bir de not eklemis:
— Davetiyelerden biri sizin için, digeri de bir dostunuz için, sayet varsa...
Churchill, tesekkür ederek cevap vermis:
— Eserinizin ilk temsiline gelemeyecegim. Ikincisine gelmeye çalısırım, sayet oynarsa...
FARE
16
Churchill, bir milletvekilinin Muhafazakâr Partiden ayrılıp, seçim kazanma sansı âdeta sıfır olan bir Liberal Partiye
geçmesi üzerine söyle demis:
— Hayatta ilk defa bir fare, batmak üzere olan bir gemiye dogru yüzüyor.
ADAMLAR
Churchill, Avam Kamarasındaki bir konusması sırasında devamlı "adamlar" (insanlar anlamında kullanarak) diye hitap
ediyormus. Kadın parlamenterlerden biri ayaga kalkıp Churchill’e müdahale etmis.
— Burada yalnız adamlar degil, kadınlar da var. Niçin ikisine birden hitap etmiyorsunuz?
Churchill "adam" sözünün kadınları da kapsadıgını ifade etmek için:
— Adamlar kadınları da kucaklar, diye cevap vermis.
Avam Kamarası: Halk Meclisi
YAS GÜNÜ
Churchill, 85. yas günü kutlamalarına gazetecileri de çagırmıs. Parti çok kalabalık olmus ve neseli geçmis. Davetli
gazeteciler veda edip ayrılırken Churchill için bir temennide bulunmuslar.
— Efendim yüzüncü yas gününüzü de böyle neseyle kutlamayı dileriz...
— Elbette kutlarız. Kendinize iyi bakarsanız niçin olmasın?...
UCUZLUK
Thathcer, bir bakanıyla Londra sokaklarında gezerken bir magazanın vitrinindeki fiyatların ucuzlugu dikkatini çekmis.
Ceket 25 paund, pantolon 10 paund, pardösü 20 paund... gibi. Bunları bakana göstermis ve:
— Görüyor musun, Ingiltere ne kadar ucuz bir ülke, demis:
Bakan Basbakanı uyarmıs:
— Sayın Basbakanım, gördügünüz vitrin bir kuru temizleme magazasının vitrini, konfeksiyon magazasının degil!
BILGI
Lincoln’e bir adamı övüyorlarmıs:
— Bütün ömrü bilgi denizinde yüzmekle geçti. Çok degerli, iktidar sahibi bir sahsiyettir...
Meger adamı Lincoln de tanıyormus. Anlatılanlara basını sallamıs:
— Haklısınız, hayatı boyunca bilgi denizinde yüzdü; ama daima hiç ıslanmadan çıktı.
PATATES GIBI
Lincoln basbakanken bir genç Is istemek için huzuruna çıkmıs. Konuya girmeden önce de dedesinin, babasının,
amcasının iç savas sırasında gösterdikleri kahramanlıklardan, bu yolda hayatlarını bile feda ettiklerinden bahsetmis. Lincoln
delikanlıyı sakin sakin dinledikten sonra tepkisini söyle dile getirmis:
— Evlât, sen bana patatesi hasırlatıyorsun. Zira onun da en iyi tarafı, —ise yarayan kısmı— toprak altındadır.
TATLI DIL
Edebiyatımızda batılı tarzda roman denemelerinin ve gazete yazarlıgının ilk örneklerini vermis olan Ahmet Mithat Efendi
(1844—1912), bir gün dönemin ulemasından bir zatla Sirkeci’den Bâb-ı Âliye çıkıyorlarmıs. Yollan üzerinde dilenmekte olan bir
âmâya rastlamıslar. Bu islek caddede dilencinin para çanagı bombosmus. Ahmet Mithat Efendi’nin arkadası olan âlim zat:
— Bak, demis, su dilenciye mukavva üzerine tatlı dilli bir dörtlük yazıp herkesin görebilecegi sekilde önüne bırakacagım,
millet nasıl yardım edecek, dönüste görürüz.
Bu âlim kisi (günümüz diline aktarılmıs haliyle) su dörtlügü yazmıs:
“Halime göz atan kerem sahibi kisiler
Merhamet geregi bana bes para lâyık görmez mi?
Sadakayla gönlümü hos eden hayır sahiplerini
Ben görmesem de Yüce Yaratıcı görmez mi?”
Gerçekten Ahmet Mithat Efendi ve dostu dönüste dilencinin çanagının dolmaya yüz tutmus olduguna sahit olmuslar.
SAHIPSIZ ESPRILER
FELSEFE DOKTORU
Bir vatandas, gece geç vakit hastalanan hanımı için doktor aramaya çıkmıs. Çevredeki büyük bir apartman için:
— Belki burada oturan bir doktor vardır, gidip zillerine bir bakayım, diye düsünmüs.
Gerçekten zillerde önünde "Dr." bulunan bir isme rastlamıs. Hemen zili çalmıs, kapı açılmıs ve zilde numarası yazılı
daireye çıkmıs, Kapıyı açana:
— Doktor Beyi görecektim, hastamız var da, demis.
Kapıdaki adam:
— Doktor benim, ama maalesef hastanıza yardımcı olamam. Çünkü ben tıp doktoru degil, felsefe doktoruyum, diye
açıklamada bulunmus.
17
Hasta sahibi:
— Allah Allah, demis, ne hastalıklar çıkmıs da haberimiz yok!
IKISINDEN BIRI
Zengin, her istediginin yapılmasına alısmıs bir kadın, ünlü bir ressama giderek portresini yaptırmak istemis. Sartlarını da
söyle özetlemis:
— Hem iyice benzesin, hem de güzel olsun.
Ressam kadına iyice baktıktan sonra sartını söylemis:
— Hanımefendi, ikisinden birini seçmek zorundasınız.
YARISI DEGIL
Kapalı bir yerde yapılan kalabalık, politik bir toplantıda kafası kızan bir taraftar ayaga kalkıp bagırmıs:
— Bu toplantıya katılanların yarası aptal! Her taraftan protestolar yagmaya baslamıs:
— Sözünü geri al!
— Sen kim oluyorsun?
— Atın sunu dısarı?
Adam bakmıs olacak gibi degil, kabul etmis.
— Peki sözümü geri alıyorum, bu toplantıya katılanların yansı aptal degil.
ISIN KOLAYI
Önceden içinde hiçbir politik hırs sezilmeyen bir adam, yapılacak seçim öncesi aniden politikaya atılmıs. Tanıdıkları
merak etmisler.
— Her sey aklımıza gelirdi de senin bir gün politikaya soyunacagın aklımıza gelmezdi.
Adam açıklamıs:
— Benim amacım politika yapmak degil ki. Soyum sopum hakkında yeterli bilgi sahibi degilim, merak da ediyorum.
Seçimlere kadar nasıl olsa rakiplerim gerekli arastırmayı yaparlar, ben de geçmisimi ögrenmis olurum.
TEK YOL
Rakip partilerden iki aday kasaba meydanında söz düellosu yapıyorlarmıs. Birisi:
— Para kazanmanın birçok yolu vardır, ama namuslu para kazanmanın yolu tektir, demis.
Rakibi sormus:
— Nedir o tek yol?
Konusmakta olan aday, tası gedigine koymus:
— Bilemediginizi biliyordum.
ÖRDEK DIYE
Bir politikacı miting alanında önemli bir konu üzerinde nutuk çekiyormus:
— Bu hayati konuyu kafalara yerlestirebilmek için bir kus olup bütün ülkeyi bir uçtan öbürüne dolasmak isterdim...
Bir seçmen seslenmis:
— Daha bir mil bile gitmeden seni ördek diye vururlardı.
SEYTANIN ARKADASI
Bir seçmen sehrin meydanında nutuk çekmekte olan politikacıya bagırmıs:
— Oyumu sana vermektense seytana vermeyi tercih ederim.
Politikacı cevap vermis:
— Ya arkadasın milletvekili olmak istemezse...
MEMLEKET IÇIN
Amerikan Senatosunun dini liderlerinden birine gazeteciler sormuslar:
— Aziz Peder, ara sıra senatörler için de dua ediyor
musunuz?
— Hayır, senatörlere bakıp memleket için dua ediyorum.
18
ANAHTAR KITAPLAR YAYINEVI
Istanbul - Kasım 1999
KAFIR
Seyhülislâm Yahya Efendi de, igneli dili sebebiyle Nefi’ye iyi gözle bakmayanlardan biriymis. Fırsat düstükçe elestirir;
bazen de övmeyle karısık yerermis. Yahya Efendi’nin su dörtlügü bu konudaki görüslerine bir örnektir:
Simdi hayli suhanveran içre
Nefî menendi var mı bir sâir?
Sözleri seb’a’-i muallakadır
Imre-ül-Kays kendidir kâfir.
Hayatında padisah (IV. Murat) dahil kimseye keyif bagıslamamıs olan Nefî, herkesten daha ustaca kullandıgı hiciv
silahıyla Yahya Efendi’yi mat etmis:
Bana kâfir demis Müfti Efendi
Tutalım ben diyem ona Müsülman
Varıldıkda yarın ruz-i cezaya,
Ikimiz de çıkarız anda yalan.
BOYNUZSUZ KOÇ
Osmanlı Imparatorlugunda yetismis bir iki kadın sairden biri olan Fitnat Hanım (ölm. 1780) ile çagdasları olan Koca Ragıp
Pasa ve Sair Hasmet arasında geçtigi rivayet edilen birçok olay anlatılmaktadır. Bu üç kisi ellerine fırsat düstügünde birbirini
kıyasıya ignelemekten de geri durmazlarmıs. Ragıp Pasanın da, Hasmet’in de Fitnat Hanıma ask duyguları besledikleri de
bilinmektedir.
Bir kurban bayramı arifesinde, Fitnat Hanım kurbanlık almak için Beyazıt çevresinde dolasıyormus. Sair Hasmet de
oradaymıs. Hasmet gökte ararken yerde buldugu Fitnat Hanımı görünce hemen önünde bir reverans yapıp bir emri olup olmadıgını
sormus. Fitnat Hanım bir emri bulunmadıgını, bayram için kurbanlık bir koç alacagını söylemis. Hasmet takılmadan edememis:
— Bu bayram kulunuzu kurban etseniz olmaz mı?
— Maalesef olmaz, çünkü bu bayram boynuzsuz bir koç kurban edecegim.
MUMLA ARARSIN
Fitnat Hanım, çok güzel, henüz sakalı bile çıkmamıs bakkal çıragı bir delikanlıya âsık olmus. Bu nedenle bir bahane
bulup sık sık bakkala, delikanlıyı görmeye gelirmis. Bunu duyanlar delikanlıya, "Fitnat Hanım gelip sana dikkatle baktıgı zaman
’çok bakma güzel âtes-i hüsnümle (güzelligimin atesiyle) yanarsın’ de" diye ögretmisler. Gerçekten Fitnat Hanım gelip kendisine
bakınca delikanlı bu dizeyi söylemis. Sair, hazır cevap Fitnat Hanım da hemen cevabı yapıstırmıs:
Hattın (sakalın) çıkacak sen de beni mumla ararsın!
KOLAYI VAR
Imparatorluk dönemi sairlerinin en esprililerinden biri olan Sair Hasmet’in (18. yüzyıl), kendine göre aptalca isler
yapanların adını kaydettigi gizli bir defteri varmıs. Kim ahmakça, akılsızca bir is yapsa adını oraya islermis. Hasmet’in böyle bir
defter tuttugundan haberdar olan padisah (III. Mustafa) bir yolunu bulup bu defteri elde etmis. Padisah zevk ve merakla defterin
sayfalarını karıstırırken, aptalca isler yapanların listesi demek olan bu defterde kendi adına da rastlamıs. Hemen sair Hasmet’in
huzuruna çıkarılmasını emretmis. Sair karsısına çıkınca vakit kaybetmeden paylamaya baslamıs:
— Bu ne küstahlık! Sen nasıl oluyor da benim adımı böyle aptallar listesine kaydediyorsun?
— Efendimiz sakin olunuz, izah edeyim. Siz geçenlerde imrahora (bas seyis) yüklü bir para vererek cins bir Arap atı
almaya gönderiniz. O kadar parayla Arabistan’a gönderilen kimse artık döner mi? Bunun için sizin adınız da orada bulunuyor.
19
— Peki, ya imrahor geri dönerse?
— Kolayı var efendimiz, sizin adınızı siler, onunkini yazarız.
BU PISLIKLERI NERESINDEN ÇIKARIYOR?
Siir yazmaya hevesli zengin bir aga, yazdıgı siirleri usagı ile incelemesi için meshur sair Keçecizade Izzet Molla’ya
yollamıs. Izzet Molla bakmıs siirlerin ipe sapa gelir yanı yok, agaya, "Perhiz yapsın" diye (Az ve öz yazsın anlamında) haber
göndermis. Aradan zaman geçmis. Aga, Izzet Molla’ya bir tomar daha siir göndermis. Izzet Molla yine, "perhiz yapsın" demis.
Bir müddet sonra aga bir parti daha siir yollamıs. Izzet Molla siirlerin çokluguna bakıp aganın perhize devam etmesini isteyince
usak, "Efendim, agam o kadar perhiz yaptı ki igne iplige döndü, devam edecek hali kalmadı" demis. Izzet Molla Parlamıs: "Ulan,
agan bu derece sıkı perhiz yapıyor da bunca pislikleri neresinden çıkarıyor?..."
NASIL OLSA GÜLEMEZ
Çok zengin ama geçimsiz, dirliksiz bir adam, bir câriye satın almak için esir pazarına gitmis. Kendisine çok güzel bir
câriye göstermisler. Adam begenmis. Fakat güldügü zaman çirkin disleri göze çarpıyormus. Adam bu yüzden kararsızlıga
düsmüs. Bu esnada yanında bulunan meshur Izzet Molla bu geçimsiz adama akıl vermis:
— Efendimiz, bu cariyeyi kaçırmayın. Nasıl olsa devlethanenizde ona gülmek nasip olmaz.
CAN ÇEKISME
Büyük vatan sairi Namık Kemal, yazı ve konusmalarında, Imparatorlugun sürekli gerileyen, zayıflayan durumunu
anlatabilmek için sık sık "Imparatorluk can çekisiyor" ifadesini kullanıyormus. Bu ifade üzerine bazıları kendisine satasmıslar:
— Yıllardır "Imparatorluk can çekisiyor" diye yazıp söylüyorsun, ama hâlâ ayakta duruyor, yıkılacak gibi de
görünmüyor..
— Benim dedigim bakkal Mehmet aganın can çekismesi degil, koskoca Imparatorlugun can çekismesidir. 600 yıllık
Imparatorlugun can çekismesi elbette bir yarım yüzyıl sürer.
MÜRETTIBIN SEVABI
Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif’e, bir siirinde geçen "Vatanın öksüzüyüm." sözünün mürettip hatası yüzünden
"Vatanın öküzüyüm." diye çıkmasından yakınmıs. Süleyman Nazif bunu duyunca çok keyiflenmis:
— Abdullah Cevdet, buna mürettibin hatası degil sevabı derler, sevabı, demis.
DILENMEK
Bir dilenci, S.Nazif’ten sadaka istemis, s. Nazif sadaka verecegine dilenciye soru sormus:
— Senin okuman yazman var mı?
— Dilenci "Okuma yazma ne gezer, kara câhilin biriyim, beyim" diye cevap vermis. Bunun üzerine S. Nazif dilenciye
iyice çıkısmıs:
— Okuma yazma bilmedigin halde dilenmeye utanmıyor musun! Artık dilenmek cahillerin degil, biz okumus yazmısların
isi...
ÜÇ KATIR
I.Cihan harbinin bitiminde Mondros mütarekesi yapılmıs, sartları geregi Ingilizler ve Fransızlar Istanbul’u isgal etmislerdi.
S. Nazif bir gün Beyoglu’nda, iki katır tarafından çekilen bir Ingiliz nakliye arabasına vagon gibi birkaç araba daha takıldıgını ve
hepsini bu iki katırın çektigini görmüs. Bir vatandas hayret edip sormus: "Bu kadar yükü iki katır nasıl çekiyor?"
Süleyman Nazif cevap vermis: "Bunda sasacak ne var? Koskoca Osmanlı Imparatorlugunu da üç katır sürüklemedi mi?" (Ittihatçı
Enver, Talat, Cemal pasaları kastediyor).
AND IÇMEK
Meshur akıl hastalıkları doktoru Mazhar Osman, Neyzen Tevfik’e içki içmeyi yasaklamıs. Içmeye devam ettigi takdirde
hayati tehlike dogacagını söylemis. Ileri derecedeki Samimiyetlerine dayanarak içki içmeyecegine dair bir de and içirmis.
Fakat aradan zaman geçmis, Mazhar Osman, Neyzen Tevfik’e bir yerde içki içerken rastlamıs. Hemen hatırlatmıs: "Hani
sen içki içmemek üzere and içmistin?" Neyzen söyle cevap vermis: "Üstat, biz fakir adamız. Bulunca içki içeriz, bulmayınca and
içeriz!...
BENIMKI ALTTA
Mazhar Osman, Neyzen’le doktor olarak ilgilendigi kadar dost olarak da ilgilenirmis. Içkiyi bırakmamasının saglıgı için bir
tehlike olusturdugunu Neyzen’in kafasına sokmaya çalısırmıs. Ama basarılı olamıyormus. Mazhar Osman bir gün Neyzen’e,
elinde içinde kiloluk bir rakı, yanında çesitli mezeler bulunan bir file ile rastlamıs ve sormus:
— Eskiden yarım içerdin, artık kiloluk mu içiyorsun?
— Hayır efendim yine yarım içiyorum, bunun yarısı Çallı Ibrahim’in, birlikte içecegiz.
— Öyleyse senin payını dök, Çallı’nınkini beraber içersiniz...
— Maalesef dökemem.
— Neden?
— Çünkü benim payım sikenin altında.
GEREKENI YAPMIS
Çagdaslarından bazıları Abdülhak Hamit için, Cumhuriyet döneminde gerçeklestirilen bazı yenilik hareketlerinde isteksiz
oldugunu, yaya kaldıgını söylemis. Abdülhak Hamit buna karsı kendini uzun uzun savunmaya kalkısmamıs. Iki dize ile
20
söylentileri cevaplandırmıs:
Yayımı asmadan önce ben fırlattım okumu Bunu inkar ediyorlarsa yesinler...(*)
(*) El-ma’nâ fî batnissair (Anlam sairin kalbindedir.)
KELLIK
Kel kafalı erkeklerin, bazı kadınlarca tercihe sayan bulundugu, ilgili bilim adamlarınca yazılıp söylenmektedir. Ahmet
Hasim, ileri derecede bir kel oldugu halde bir kadın tarafından tercih edilme sansı hiç olmamıs. Bunun için her fırsatta, "Kellik,
yalnız benim basımda beladır!" sözünü tekrarlarmıs.
EN IYI O BILIR
Yahya Kemal’in en iyi dostlarından birinin Ressam Çallı Ibrahim oldugu bilinir. Çallı Ibrahim, Yahya Kemal’i bir gün
kalmakta oldugu Park Otelde ziyarete gitmis. Yemek saati olunca birlikte yemege çıkmıslar. Çallı Ibrahim kendine levrek tava
ısmarlamıs. Balık gelince Çallı balıktan bir lokma almıs ve yüzünü eksitmis. Garsonu çagırıp çıkısmıs:
— Evlat, bu levrek degil, buz gibi palamut!
— Hayır efendim levrek... Yahya Kemal araya girmis:
— Garson, bosuna iddia etme! Palamudu Çallı Ibrahim kadar kimse tanımaz. Zavallının ömrü palamut yemekle geçti.
MEZE DE OLUR
Yahya Kemal’e Sormuslar:
— Razakı rakıya kafiye olur mu? . Cevap vermis.
— Razakı rakıya sadece kafiye degil, meze de olur.
BIRAZ NEFES
Yahya Kemal’e yakıstırılan esprilerden bir de sudur:
Yahya Kemal iri gövdesiyle çok sevdigi Bogaz içinde bir yokusu tırmanırken yorulmus. Hemen yolu üzerindeki bir bakkal
dükkanının önündeki tabureye ilismis. Bakkal, Yahya Kemal’i yaglı bir müsteri sanarak sor| mus:
— Bir sey mi alacaktınız?
— Evet efendim, müsaade ederseniz biraz nefes alacagım.
YUVARLANMAK
Yahya Kemal, aralarında Türkiye’nin yetistirdigi en büyük edebiyat hocalarından biri olan Ali Nihat Tarlan’ın da bulundugu
bir mecliste içiyormus. Bir ara içkinin de etkisiyle Ali Nihat Tarlan Hoca’ya satasmıs:
“Ey hâce Ali Nihat Tarlan,
Birkaç kadeh çek de toparlan!..."
Tarlan Hoca bu satasmaya kafiyeli bir cevap vermis:
"Birkaç kadeh çek de yuvarlan!" deseniz daha isabetli olurdu üstat!
TENKIT
Ressam Çalı Ibrahim’in, can dostu Yahya Kemal’le bir dönem araları bozulmus, dargın duruyorlarmıs. Bu sırada Çallı’ya
sormuslar:
— Niçin dargınsınız?
— Niçin olacak, "Mehter takımı gibi zevki geri adam." dedim, bu yüzden bana darıldı. Zaten Yahya Kemal, hükümetler
gibi hep alkıs istiyor, tenkide ise hiç tahammülü yok.
YA ILERI YA GERI
Cumhuriyetin onuncu yıldönümü törenleri çerçevesinde yapılan konusmalardan birinde, bir konusmacı, hızını alamayıp, "On
yılda Avrupa’yı on asır geride bıraktık!" diye bir cümle sarf etmis. Yahya Kemal bunu duyunca hayıflanmıs:
— Yahu nedense su Avrupa’yla bir türlü yan yana olamıyoruz. Ya geri kalıyoruz, ya ileri gidiyoruz.
BOYNUZ
Mahmut Kemal, zamanında bilimsel sohbetlerin, toplantıların yıldızı imis. Fakat eglence toplantılarını da pek
kaçırmazmıs. Ama her zaman bilim adamı kimliginde, ciddi edalı, kadınlara da pek yüz yermeyen ve kendine özgü giyinis ve
tavırlarıyla. Mahmut Kemal’i bir defa bir baloya götürmüsler. Belirttigimiz gibi kendine özgü giyinis ve tavırlarında ötürü tanıyan
tanımayan birçok kimse etrafında halka olmus. Bu sırada asırı özgür bir| sosyete hanımı:
— Beyefendi sözüm var, sizi bugün bir defa öpecegim, diyerek Mahmut Kemal’e sarılıp öpmüs. Kadının asırı boyalı
dudaklarında üstadın yanakları al al olmus. Bu olaya çok kızan Mahmut Kemal kadına sormus:
— Senin kocan yok mu?
Kadın:
— Var efendim, iste arkanızda, diye koca sini göstermis.
— Mahmut Kemal bu defa kocaya dönmüs:
— Beyefendi zaman zaman alnınızın iki yanında bir kasıntı hissettiginiz olur mu?
— Ne gibi efendim?
— Boynuz çıkacak yerlerde önceden bir kasıntı baslar da.
BIRI SIZ
Bir Alman Türkologu, meslegiyle ilgili incelemelerde bulunmak için Türkiye’ye gelmis. Bu arada Istanbul’da Türkiye’nin
yasayan en büyük tarihçisi Mahmut Kemal’le de görüsmüs. Alman Türkolog, bu görüsme sırasında, "Bana Türkiye’de
21
kendilerinden yararlanabilecegim iki isim verildi." demis. Mahmut Kemal, sık sık kullandıgı küfürlü üslubuyla sormus:
— Hangi pezevenklermis onlar?...
Alman, Türkçe’deki küfür ve hakaret sözlerini pek ayıramadıgı için rahatça cevap vermis:
— Biri siz, digeri de Fuat Köprülü efendim.
ÇEKMEK
1937’de ölen Abdülhak Hamit’in cenaze töreninden sonra, aralarında Ibnülemin’in de bulundugu bir grup dostu Hamit’i
konusuyorlarmıs. Birisi, ona acır sekilde "Zavallı çok çekti" demis. Ibnülemin müdahale etmis: "Yok canım, o kadar çok çekmedi;
sadece üç sey çekti: Aksamları mey çekti, sineye dilber çekti, bir de hazineden para çekti."
BATAKLIK
Osman Yüksel Serdengeçti, hayatının büyük bölümünde yayıncılıkla (kitap, dergi vs.) mesgul olmustur. Bu isi yaparken
hiçbir zaman kalifiye bir ekibe sahip olmamıs, genellikle lise ve üniversite ögrencilerinden yararlanmıstır. Çalısmalar sırasında
ögün vakti geldiginde yemek isini lokantaya falan giderek degil de matbaada mütevazi bir sekilde idare ederlermis. Sözgelisi,
mevsim yazsa yemek listesi fırından yeni alınmıs ekmek ve bol domates salatasından olusuyormus. Bu yemekle doymaya
çalıstıkları bir gün, yemekte bulunan bir delikanlı, taze ekmekten kopardıgı büyük parçaları salatanın suyuna sünger gibi bandırıp
atıstırıyormus. Osman Yüksel bakmıs salatada su diye bir sey kalmayacak (çünkü herkesin ona ihtiyacı var) genci ikaz etmis:
— Ulan kerata, bataklık mı kurutuyorsun, biraz yavas ol!
ACABA
1953 yılında Malatya’da Ahmet Emin Yalman’a yapılan ve yaralanmasıyla sonuçlanan suikastla ilgili olarak Necip Fazıl
da tutuklanıp yargılanmıs. Hakim, Necip Fazıl’ın suçunun azmettirmek, yazılarıyla sanıkları böyle bir eyleme itmek oldugunu
söylemis. Necip Fazıl’ın uzun savunması içinde en etkili cümlesi su olmus:
"Kıskanç bir koca, bu ruh hali içindeyken karısını öldürse, cebinden de kıskançlıgın saheseri Othello çıksa, acaba
cinayetten Shaekspeare mi sorumlu tutulur?...
SAGANAK
Eski Yunan filozofu Sokrat’ın karısı son derece geçimsiz, çenesi alabildigine düsük biriymis. Bir gün Sokrat’a verip
veristirmis, agzına geleni söylemis. Bakmıs kocası hiçbir tepki göstermiyor, bir kova suyu basından asagı bosaltmıs. Sokrat,
— Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir saganak zaten bekliyordum, demis.
KARANLIKTA ÇIRPISTIRMAK
Tanınmıs Italyan ressamı Coto, resim yapmakta oldugu bir sırada Ilâhi Komedya yazarı Dante tarafından ziyaret edilmis.
Dante ressamın etrafında dolasan birbirinden çirkin çocuklara bakıp sormus:
— Bu çocuklar kimin?
Ressam cevap vermis:
— Benim çocuklarım.
Dante merakını alamamıs:
— Yahu senin saga sola dagıttıgın eserlerin hepsi birbirinden güzel, kendine ayırdıkların ise hilkat garibesi gibi!...
— Haklısınız üstad! Saga sola verdiklerimi gündüz gözüyle özene bezene yapıyorum, ama kendime ayırdıklarımı gece
karanlıgında çırpıstırıverdim.
CERVANTES’IN ASKI
Don Kisot’un unutulmaz yazarı Cervantes, yaslılıgında zaman zaman ugradıgı bir köy meyhanesindeki garson kıza asık
olmus ve bunu ilan etmis.
Kız bu ask ilânına:
— Otuz yıl önce buralara yolunuz düsseydi size belki bakardım, diye karsılık vermis.
Ünlü yazar gururunu kurtarmasını bilmis:
— Otuz yıl önce de ben buraya ugradım, o zaman annen vardı. Ben de ona aynen senin bana verdigin cevabı vermistim.
YERINDE CEVAP
Fransız yazarlarından Rahip Voisenon’a, hafifligi ile tanınan bir kadın, 15 yıldan beri evli oldugu halde çocuk sahibi
olamamaktan sikayet etmis.
Rahip yazar bunun sebebini en gerçekçi sekilde izah etmis:
— Bunda sasılacak bir sey yok hanımefendi. Siz çok çignenen patika yollarda hiç ot bittigini gördünüz mü?
VOLTAIRE YANDI
Sarayda kral tarafından verilen bir ziyafet esnasında alt salondan üst salona çıkılırken, merdivenlerdeki izdiham yüzünden
davetliler arasında bulunan Voltaire’in eli kazara kraliçenin kalçasına dokunmus. Kraliçe hemen ortalıgı çınlatırcasına feryat etmis:
"Kim bu terbiyesiz?"
Voltaire perisan bir vaziyette ricada bulunmus:
— Aman kraliçem susun lütfen, bir kaza oldu. Eger sizin kalbiniz de elimin degdigi yer kadar sertse Voltaire yandı!...
ZEHIR IÇMEK
Çagımız Ingiliz yazarı meshur Bernard Show, kadın erkek esitliginin, kadın haklarının savunuldugu bir feministler
toplantısında konusmacı olarak bulunuyormus. Konusmasında bir aralık kadın erkek esitliginin, kadın haklarının aleyhine ifadeler
kullanmıs. Bunun üzerine bir kadın yerinden fırlayıp çıldırmıs gibi bagırmıs:
22
— Sen benim kocam olsaydın seni tereddüt etmeden zehirlerdim!
Kadın bunları söylerken öyle ürkütücü bir görünüs ve tavır içindeymis ki Bernard Show,
— Sen benim karım olsaydın o zehri gözümü kırpmadan içerdim, diye cevap vermis.
YA TERS OLURSA?
Bernard Show’a zamanının en güzel kadınlarından biri evlenme teklifinde bulunmus:
— Siz dünyanın en zeki adamısınız. Ben de dünyanın en güzel kadınlarından biriyim. Sizinle evlenirsek dogacak
çocugumuz dünyanın en zeki ve en güzel insanı olur...
Show cevap vermis.
—Ya dogacak çocuk güzellikte bana, zekada sana çekerse?
YARDIMSEVENLER BALOSU
Yardımseverlerin düzenledigi bir baloda Bernard Show, yaslılıgın kompleksi içinde görünen bir bayanı iyilik olsun diye
dansa kaldırmıs. Kadın kimsenin düsünmeyecegi böyle bir seyi yapmasından dolayı Show’a minnetlerini arz etmis. Bernard
Show da gerçegi saklamamıs:
— Aldırmayın madam, nasıl olsa yardımseverler balosundayız.
ANCAK SENI...
Bernard Show bir gün seçme zevki üzerine karısıyla iddialasıyormus. Sonunda dayatmıs:
— Bosuna inat etme hanım, demis, erkeklerin seçme zevki kadınlarınkinden daima üstündür!
Karısı bu gerçegi kabul etmis:
— Haklısın Bernard, sen kadın olarak beni seçmissin, bense koca olarak ancak seni seçebildim.
HAYRET
Amerika’da ziyafet seklinde düzenlenen yemeklerde, agzı laf yapan, dinletmesini bilen birkaç kisinin konusması
âdetmis. Böyle bir yemekte konusan Mark Twain yerine oturduktan sonra konusmacı olarak sıra kendisinde olan bir avukat
ayaga kalkmıs ve ellerini cebine sokarak konusmaya baslamıs:
— Mart Twain gibi profesyonel bir mizahçının bu kadar bos ve yavan konusması size hayret vermedi mi?
Twain oturdugu yerden kalkarak müdahale etmis:
— Esas hayret verici olan bir avukatın ellerini kendi cebine sokusu degil mi?
YÜZME ÖGRENMISLER
Zamanımız Fransız Yazar ve düsünürlerinden, egzistansiyalizmin günümüzdeki temsilcisi Jean Paule Sartre, asırı
derecede içki içermis. Bir dostu sormus:
— Niçin bu kadar içiyorsunuz?
— Kederlerimi bogmak için.
— O kadar içtiniz ki, kederleriniz hâlâ bogulmadı mı?
— Maalesef yüzme ögrenmisler...
ARALARINDA NE ISIN VAR?
Tarihimizde çesitli lakaplarla (takma ad) anılan çok sayıda meshur kisiler vardır. Bunlardan biri de Öküz Mehmet
Pasa’dır. (Ölm. 1619) Öküz Mehmet Pasa sadrazamlıgı sırasında bir kaç defa ordunun basında sefere çıkmıs. Bu seferlerden
birinde kırda çadır kurulmus, devlet erkânı bu çadırda toplanmıs, sırayla savas hakkındaki fikirlerini söylüyorlarmıs. Konusma
sırası M. Pasa’da iken bir öküz çadırın kapısından basını uzatıp bögürmüs. Bunun üzerine içerdeki hemen herkes gülmüs.
Mehmet Pasa öyle bir ortamda kendisine gülünmesine alınmıs. "Öküz içeri baktıgında ne söyledi biliyor musunuz?" demis. "Ben
onun cinsinden oldugum için dilini anladım. Öküz bana dedi ki, "Sen bizim soyumuzdan sevimli bir hayvansın, ne isin var bu
eseklerin arasında?..."
INCIR AGACI
Zalimligi ile tanınan bir Osmanlı veziri, konagının bahçesindeki bir incir agacını görüntüyü bozuyor diye söktürmeye karar
vermis. Bundan Incili Çavus’a da bahsetmis. Incili Çavus, yerinde bir laf etmek için çıkan bu fırsatı hemen degerlendirmis:
— Aman vezir hazretleri, bu incir agacı simdilik yerinde dursun. Nasıl olsa yakın zamanda birisinin ocagına dikmek için
size lazım olacaktır.
GÜVENEBILIRSINIZ
Sultan Aziz’in Fransa gezisi sırasında Fransa hükümdarı bulunan III. Napolyon, yakın adamlarıyla yalnız kaldıgı bir sırada
Sultan Abdülaziz’i çekistiriyormus. Tam bu sırada Türk Dısisleri Bakanı olan Fuat Pasa bir konuyu arz etmek için Napolyon’un
huzuruna çıkmıs. III. Napolyon, Fuat Pasa’yı ansızın karsısında görünce sasırmıs:
— Ekselans, hakkında söyledigim seyleri herhalde padisahınıza iletmezsiniz?
— Elbette hasmetmeap, bu konuda bana güvenebilirsiniz. Padisahımızın sizin hakkınızda söyledigi sözleri size illettim
mi?
EN BÜYÜK KUMPANYA
Fuat Pasa, hariciye nâzın olarak Fransa’da bulundugu bir sırada, Avrupa’da artık yaygınlasmıs bulunan sigortacılıgın
yararlarından bahsediliyormus. Fuat Pasa’ya Istanbul’da da sigorta kumpanyası bulunup bulunmadıgını sormuslar. Fuat pasa,
"En büyük sigorta kumpanyası Istanbul’dadır, adı da ’Yâ Hafız’ (Allah koruyucudur, esirgeyicidir.) kumpanyasıdır; herkes, her ev,
her isyeri bu kumpanyaya üyedir." diye cevap vermis.
23
ALTINDA AGLAMALI
Fuat Pasa gibi, devrin en tanınmıs devlet adamlarından biri de Âli Pasa (Mehmet Emin Âli Pasa) dır. Âli Pasa da Fuat
Pasa gibi bir kaç defa hem sadrazamlık hem de dısisleri bakanlıgı yapmıstır. Ikisi de birbirinin kabinesinde bakan olarak
bulunmustur. Padisah Abdülaziz, Âli Pasanın devlet islerindeki titizligini kastederek "Âli, beni su sedirin üstünde kaç gece
sabahlatmıstır" diye yalanmıstır.
Böyle bir devlet adamı olan Âli Pasa, Namık Kemal’i bir sair, bir vatansever olarak sever, ama siyasi görüs ve
faaliyetlerinden dolayı kızarmıs. Namık Kemal’in siyasi alanda istediklerini, Avrupalıların ekmegine yag sürecek, ama Osmanlı
Devletini de yıpratacak istekler olarak degerlendirirmis. Iste Namık Kemal hakkındaki bu zıt duygularını ifade etmek için söyle
demis:
— Namık Kemal’i asmalı, altında aglamalı.
BIZ MÜSLÜMANIZ DOMUZ ETI YEMEYIZ
Kafkas kartalı diye anılan Seyh Sâmil, Çarlık Rusyası’nın düzenli ordularına karsı Kafkasya’nın bagımsızlıgı için bir avuç
fedakar ve sadık adamıyla uzun yıllar mücadele vermis bir lider ve kahramandı. Çarlık Rusyası’nın her imkâna sahip orduları
karsısında insan da dahil eksilen hiçbir seyi yerine koyamadıgı için sonunda maglup olmus ve Ruslara esir düsmüstü. Fakat Rus
Çarı onu, cesaret ve kahramanlıgına hayranlıgından dolayı bir esir gibi degil, bir misafir gibi karsılamıs. Üstelik sarayında Seyh
Samil için bir de ziyafet düzenlemis. Imam Samil, bu ziyafet sırasında, yıllardır savas meydanlarında bulup yemesine imkan
olmayan yemeklerle karıslasınca öylesine istahlı yemek yemis ki Rus Çarı bir aralık "Yahu bu adam beni de yiyecek." demekten
kendini alamamıs. Seyh Samil bunu duyunca çekinmeden karsılık vermis: "Elhamdülillah biz Müslümansız, domuz eti
yemeyiz!..."
NAZIK DÜSMAN
Ismet Inönü’ye bir tanıdıgı, kulaklarının agır isitmesini kastederek,
— Siz bu durumda Lozan’daki müzakereleri nasıl takip edebildiniz, diye sormus.
Bu hosgörüsüz, anlayıssız tanıdıgına Inönü güzel bir ders vermis:
— Lozan’da düsmanlarımız o kadar nazik insanlardı ki bana bir kerecik bile sagırlıgımı hissettirmediler.
ÖLÜDEN ZARAR GELMEZ
27 Mayıs Ihtilali’nden sonraki basbakanlıgı döneminde, bir protokol yemegi esnasında, Inönü’nün pantolon dügmelerinin
açık oldugu oradakilerden birinin (bu kisi damadı Metin Toker olabilir) dikkatini çekmis ve Pasa’yı gizlice uyarmıs. Inönü bu gizli
uyarıya açıktan mukabele etmis:
— Aldırma canım, ölüden zarar gelmez!
BEDAVADIR DIYE
1950’li 60’lı yılların en popüler politikacılarından olan Kasım Gülek, varlıklı biri olmasına ragmen elinin sıkılıgı ile tanınır.
Kasım Gülek CHP genel sekreteri iken, bazı dostları CHP genel merkezine kendisini ziyarete gelmisler. Ama bulamamıslar.
Nerede oldugunu sorduklarında parti merkezindeki bir görevli, "Kasım Bey biraz hava almaya çıktı" diye cevap vermis. Gülek’i
arayanlardan biri bunun üzerine söyle demis:
— Bosuna beklemeyelim, hava bedavadır diye uzun müddet alır durur...
SONU YOK
Çok genç ve güzel bir bayan, bir gün Napolyon’a sormus:
— Ekselans, sayısız zafer kazandıgınız, söhretin dorugunda bulundugunuz halde, ne diye hâlâ zafer pesinde, söhret
pesinde kosuyorsunuz?
Napolyon cevap vermis:
— Hanımefendi siz çok genç ve güzel olmanıza ragmen ne diye hâlâ allık kullanıyor, daha güzel görünmek için çesitli
çarelere basvuruyorsun uz ?
DE GAULLE’ÜN BÜYÜKLÜGÜ
General de Gaulle, kendisini herkesin büyük görmesinden hoslanırmıs. Büyüklügünün kabul edilmesi onun gözünde
Fransa’nın da büyüklügünün kabullenilmesi demekmis. Ülkesi ve lideri olarak büyük bilinmek onun karakterinin bir parçasıymıs.
Bu karakterdeki De Gaulle bir gün ikametgâhında banyo yaparken ayagı kayıp küvete düsmüs. Çarptıgı yerin acısıyla bir müddet
küvette uzanıp kalmıs. Bayan De Gaulle "Ne oldu bu adama, niçin çıkmadı?" diye içeri girince De Gaulle’un sessiz sedasız
küvette yattıgını görmüs ve hemen çıglıgı basmıs: "Aman Tanrım!" Bu çıglık üzerine De Gaule yavas yavas gözünü açmıs ve
karısına mütevazı bir uyarıda bulunmus:
— Karıcıgım, bana yalnız kaldıgımız zaman olsun "Tanrım" demesene...
AMA SEN?
Çirkinligi ile tanınan bir kadın parlamenter, bir gün Avam Kamarasında, bir nedenle öfkelendigi Churchill’e, alkolikligini ima
ederek, "pis sarhos!" diye hakaret etmis. Churchill, çok iyi temsil ettigi Ingiliz sogukkanlılıgı ile hiç kızgınlık göstermeden karsılık
vermis:
— Ben sarhos bile olsam yarına kadar ayılırım; ama sen hep çirkin kalacaksın!...
GAZ ÇIKARSA
Churchill bir gün sisman bir kisi olan Isçi Partisi liderlerinden Bevan’a göbegini isaret ederek sormus:
24
— Hamile misiniz Bay Bevan?
— Evet.
— Ne bekliyorsunuz, kız mı, oglan mı?
— Karnımdaki kız olursa, kraliçenin, erkek olursa kralın adını verecegim; ama karnımdaki gaz çıkarsa Churchill
diyecegim.
EN IYI FIÇI
ABD Cumhurbaskanlarından Abraham Lincoln (1809-1865), baskanlık seçimlerinde, rakibi Douglas ile kıyasıya
mücadele etmis. Birbirlerinin ipligini pazara çıkarabilmek, seçmenin gözünden düsürebilmek için her imkanı kullanmıslar. Bu
arada en çok karsılıklı içki düskünlükleri üzerinde durmuslar.
Lincoln, Douglos’ı elestirdigi bir seçim konusmasında söyle demis:
"Bay Douglas sizlere babasının mesleginin fıçıcılık oldugunu söylemisti. Bundan zerrece süphem yok. Çünkü (Douglas’ı
göstererek) simdiye kadar gördügüm viski fıçılarından en iyisini o yapmıs."
IKI YÜZ
Lincoln dikkati çekecek kadar çirkin biriymis. Fakat o, çirkinligini bile yeri geldiginde espri konusu yapmaktan
çekinmezmis. Rakibi Douglas bir konusmasında Lincoln’ü ikiyüzlülükle suçlamıs. Lincoln da bir seçim konusmasında ona cevap
vermis:
— Eger benim Bay Douglas’ın iddia ettigi gibi iki yüzüm olsaydı su gördügünüz yüzü hiç kullanır mıydım?
YAS
Aynı kadına âsık genç ve yaslı iki kisi bir yanlıslık sonucu sevgilinin evinde karsılasmıslar. Genç asık küçümser bir eda
ile yaslı asıga sormus:
— Kaç yasındasınız mösyö?
Yaslı asık yabana atılır cinsten bir rakip degilmis. Cevap vermis:
— Arkadas, yas hiç önemli degil, unutmayın ki 50 yasında bir insan 25 yasında bir esekten daha gençtir.
MANILI MEKTUP
Anadolu’da bir köyde, bir delikanlı davullu zurnalı dügünle evlenmis. Dügünden bir ay sonra da askere gitmis. Aradan on
ay geçmis ama köyden yeterli haber alamamıs. Merak ettigi konu çocugunun olup olmadıgı. Hanımı okuma yazma bilmez,
gelenege göre babaya da böyle sey sorulmaz. Nihayet babasına yazdıgı bir mektupta dereden tepeden söz ettikten sonra
sonuna bir mani ilistirmis:
“Güzel mektup gez de gel
Bizim köye var da gel
Bir iken iki olduk
Üç olduk mu sor da gel.”
Baba tahsilli biri degil ama çarıklı kurmay. O da cevabî mektubunda havadan sudan bahsettikten sonra oglunun sorusuna
bir mâni ile cevap vermis:
“Bir dalda iki kiraz
Böyle mektup yine yaz
Tarla mahsul vermedi
Gelecek yıl yine kaz.”
KIMINLE EVLENDIGINE BIR BAK
Adam geceleyin elinde fenerle sevgilisini görmeye giden ogluna sormus:
— Neden onu görmeye fenerle gidiyorsun? Ben flört yaptıgım zamanlarda ısıga falan ihtiyaç duymazdım.
Oglan cevap vermis:
— Iyi ama bak kiminle evlendin?
SEÇKINLIK
Bir kadın, ruh doktoruna kocasından sikayette bulunmus:
— Doktor Bey, kocamın kulakları çok iyi isittigi halde benim dediklerimi hiç duymuyor. Acaba bu bir hastalık mıdır?
— Hanımefendi, bu bir hastalık degil, bu zamanda esine az rastlanır bir seçkinliktir.

joomla visitor

Free business joomla templates