İKİNCİ ŞANS ÜÇ BAŞKAN VE KRİZDEKİ SÜPER GÜÇ AMERİKA - ZBIGNIEW BRZEZINSKI

İKİNCİ ŞANS ÜÇ BAŞKAN VE KRİZDEKİ SÜPER GÜÇ AMERİKA - ZBIGNIEW BRZEZINSKI
1 Küresel Liderliğin Zorlukları
Tarihsel anlamda 15 yıl çok kısa bir süredir fakat yaşadığımız dönemde zaman inanılmaz bir
hızla ilerler hale gelmiştir. İşte bu nedenle Amerika’nın 1990’larda dünyanın tek süper gücü
olarak ortaya çıktığından günümüze kadar olan dönem hakkında stratejik bir değerlendirme
yapmak için erken değildir. Tarih boyunca tek bir güç hiçbir zaman bu kadar baskın olmamıştır.
İşte bu nedenle Amerika’nın uluslararası liderlik görevini sorumlu ve etkin bir şekilde
gerçekleştirip gerçekleştirmediği önemli bir sorudur. Sadece Amerikanın değil dünyanın
güvenliği ve refahı için...

ABD’nin ulusal güvenliğini korumak dışında dünyanın en güçlü ülkesi olarak öne çıkması
Washington yönetiminin 3 temel görev benimsemesini zorunlu kılmıştır:
1. Jeopolitik dengelerin sürekli değiştiği bir dünyada merkezi güç ilişkilerini idare etmek,
yönlendirmek ve şekillendirmekle birlikte işbirliğinin daha güçlü olduğu küresel bir
sistem yaratmak için duyulan isteği ulusal düzeyde yoğunlaştırmak.
2. Çatışmaları sınırlandırmak veya sonlandırmak, terörizme engel olmak ve kitle imha
silahlarının yaygınlaşmasını önüne geçmek; ayrıca sivil ihtilafların yoğun olduğu
bölgelerde kollektif barış koruma faaliyetlerini teşvik etmek.
3. Bazı kesimlerin yaşam koşullarında giderek kabul edilmez hale gelen olumsuzlukların
üstesinden gelmek için daha etkin politikalar geliştirmek; yeni yeni farkına varılan
çevresel ve ekolojik tehditlerle ortak mücadele edebilecek bir bilinç yaratmak.
Bu görevlerin herbirinin kapsamı o zaman olduğu gibi günümüzde de devasadır. Bunları bir
bütün olarak ele aldığımızda Amerika’nın idare etme becerisini zorlayan bir sınav gibidir.
Bu tarihi sınavın büyüklüğü akla başka sorular getirmektedir: ABD’nin ilk üç küresel lideri (G.
H. W. Bush, Bill Clinton ve G. W. Bush) bu yeni dönemi nasıl yorumladı? Onları yönlendiren
neydi? Stratejileri tutarlı mıydı? En fazla sonuç doğuran dış politika kararı hangisiydi? Dünyayı
daha mı iyi, daha mı kötü bir hale getirdiler? Dönemlerinin sonunda ABD’nin konumu güçlendi
mi, zayıfladı mı? Dünyanın ilk süper gücü olarak geçen bu 15 yıldan ilerisi için ne gibi dersler
çıkarılmalı?
Bu soruları akılda tutarak üç başkanı, tek bir süper güç, 15 yıl ve ABD’nin küresel lider olarak
performansı açısından karşılaştırmalı olarak incelemeye başlayıp Amerika’nın süper güç olarak
ortaya çıkmasından beri geçen süreçte ülke politikasını şekillendiren bürokratik ortamın kısa bir
özetini verelim:
Küresel liderlerden ilki George H. W. Bush, Çin Halk Cumhuriyetindeki gayrı resmi ABD
elçiliğinin yöneticisi, BM elçisi ve CIA müdürlüğünü geride bırakarak başkanlığa dışişleri
konusunda ciddi bir birikimle geldi. Ne yapmak istediğini biliyordu ve ulusal güvenlik danışmanı
olarak kendi dünya görüşünü paylaşan, deneyimli ve uzman bir aile dostunu seçti.
İkinci küresel lider Bill Clinton’ın dışişleri konusunda deneyimi yoktu. Amerika’nın yeni rolü
hakkında zayıf sayılabilecek bir perspektifle göreve başladı. Seçim kampanyası boyunca altını
çizdiği gibi Clinton’ın önceliği önceki başkanların yıllardır ihmal ettiği içişlerine odaklanmaktı.
Dış politikanın önemi ikincildi. İşte bu nedenle Clinton’ın ilk başkanlık döneminde ne ulusal
güvenlik danışmanlığı ne de dışişleri bakanlığında etkin isimler göremeyiz. İkinci Clinton
dönemindeyse dış politika belirgin şekilde önem kazandı. En önemli iki siyasi pozisyona çok
daha etkin isimler getirildi. Başkanın kendisi de dışilişkilerle birebir ilgilenmeye başladı.
Üçüncü küresel lider George W. Bush ilk etapta ulusal düzeyde saygınlığa sahip eski bir
generali dışişlerinin başına getirdi. Fakat bu uzun sürmedi. 11 Eylül olayları ertesinde dışişleri
alanındaki rehavet havası aniden dağıldı. Bu noktadan sonra dış politika ulusal güvenlik
danışmanından başkan yardımcısına ve konuya odaklanmış Beyaz Saray ve Savunma Bakanlığı
yetkililerinden oluşan bir gruba kaydı. Bu grup başkanlarını “savaşan bir ulusun” kumandanı
olarak yeniden şekillendirmeye yardımcı oldu. Bu eğilim Bush’un ikinci başkanlık döneminde de
devam etti. Colin Powell’ın yerine Condoleezza Rice’ın gelmesi Dışişleri Bakanlığının karar
verme mekanizmasındaki stratejik rolünü güçlendirdi.
3
Bu gelişmeler ulusal güvenlik alanında büyük değişimlere neden olmuş ve bunların bazıları çok
tartışmalı anayasal sonuçlar doğurmuştur.
Amerika’nın Soğuk Savaşı kazanması sonrasındaki dönemde seçilen başkanların üçü de
dünyanın en önemli oyununda kilit rol almış ve her başkan bu oyunu kendi tarzında oynamıştır.
Bu aşamada şunları söylemek yeterli olacaktır:
I. Küresel Lider aralarında en deneyimlisi ve diplomatik anlamda en beceriklisiydi ancak
çok sıra dışı bir tarihi dönemde değişim yaratacak cesaretli bir vizyondan yoksundu.
II. Küresel Lider en akıllısı ve geleceğe dair vizyonu en geniş olandı ancak Amerikan’ın
sahip olduğu gücü kullanmakta stratejik tutarlılık sergileyemedi.
III.Küresel Lider’in sezgileri güçlüydü fakat küresel düzeneğin karmaşıklığından bihaberdi
ve dogmatik çözümlere yatkın bir karaktere sahipti.
Aşağıdaki liste Amerika’nın süper güç olarak geçirdiği 15 sene boyunca küresel ortamda
meydana gelen temel değişiklikleri özetlemektedir:
1990-2006 yılları Arasındaki On Dönüm Noktası
Küresel sistemi yeniden şekillendiren kilit gelişmeler:
1. Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’dan çekilmek zorunda kalıp çöker. ABD dünya lideridir.
2. ABD’nin I. Körfez Savaşı sırasındaki askeri zaferi, siyasi olarak heba edilir. Orta Doğu
barış sürecine yeterince önem verilmez. Müslüman cephede ABD karşıtlığı güçlenmeye
başlar.
3. NATO ve AB, Doğu Avrupa’ya doğru genişler. Atlantik İttifakı küresel arenada
baskınlaşır.
4. Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurulması, IMF’nin yeni rolü ve Dünya Bankası’nın
yolsuzluk karşıtı çalışmalarını yoğunlaştırmasıyla kürselleşme kurumsal bir kimilk
kazanır.
5. Asya mali krizi tam olgunlaşmamış bir Doğu Asya bölgesel topluluğunun başlangıcı olur.
Topluluk Çin’in baskınlığı veya Çin-Japon rekabeti ile tanımlanacaktır. Çin’in DTÖ’ne
kabul edilmesi önemli bir küresel oyuncu olma yolundaki ivmesini hızlandırır.
6. Patlak veren iki Çeçen savaşı, Kosova’daki NATO çatışması ve Putin’in Rusya başkanı
seçilmesi Rusya’da otoriterizmin ve ulusalcılığın güçlenmesiyle sonuçlanır. Rusya enerji
alanında baskın bir süper güç olmak adına gaz ve petrol kaynaklarını etkin biçimde
değerlendirmeye başlar.
7. ABD ve diğerlerinin hoşgörülü tavırları karşısında Hindistan ve Pakistan, dünya
kamuoyunun tüm itirazlarına rağmen, nükleer birer güç haline gelir. Kuzey Kore ve
İran, ABD’nin tutarsız ve yaptırımı olmayan girişimlerine aldırış etmeden nükleer güce
sahip olmak için çalışmalarını yoğunlaştırır.
8. 11 Eylül 2001 olayları ABD’yi derinden sarsar ve tek taraflı politikalara yönelmesine
neden olur. ABD teröre savaş açar.
9. Atlantik İttifakı ABD’nin Irak’ta giriştiği savaş konusunda ikiye bölünür. AB kendine özgü
siyasi kimlik geliştirmek konusunda yetersiz kalır.
10.Dünya kamuoyunun ABD askeri gücünün yenilmezliğine ve Washington’un ABD’nin
gücünün sınırsızlığına dair inançları Irak’taki başarısızlıklardan sonra paramparça olur.
ABD, küresel güvenlik konularında AB, Çin, Japonya ve Rusya ile işbirliğinin elzem
olduğunun farkına varır. Ortadoğu ABD’nin liderlik kabiliyetlerini dayanabilme sınırlarına
kadar zorlar.
Ana Karakterler ve Baş Danışmanlar
I. Küresel Lider - I. Bush Hükümeti / George H. W. Bush – (1989-1993)
Ulusal Güvenlik Danışmanı: Brent Scowcroft (1989-2001)
Dışişleri Bakanı: James Baker (1989-2001)
Savunma Bakanı: Richard Cheney (1989-2001)
II. Küresel Lider - Clinton Hükümeti / Bill Clinton (1993-2001)
4
Ulusal Güvenlik Danışmanı: Anthony Lake (1993-1997), Sandy Berger (1997-2001)
Dışişleri Bakanı: Warren Christopher (1993-1997), Madeleine Albright (1997-2001)
Savunma Bakanı: Les Aspin (1993-1994), William Perry (1994-1997), William Cohen (1997-
2001)
III. Küresel Lider - II. Bush Hükümeti / George W. Bush – (2001-2009)
Ulusal Güvenlik Danışmanı: Condoleezza Rice (2001-2004), Stephen Hadley (2005- )
Dışişleri Bakanı: Colin Powell (2001-2004), Condoleezza Rice (2005-2009 )
Savunma Bakanı: Donald Rumsfeld (2001-2006), Robert Gates (2006-2009 )
***
2 Zaferi Saran Sis Perdesi ve Çakışan Tarihi Vizyonlar
Politik bir amaca hizmet ettiği sürece tarihi, laf ebeliğine indirgemek hiç de zor değildir. Soğuk
Savaşın beklenmedik şekilde sona ermesiyle birlikte Amerikan kamuoyuna Sovyet
komünizminin yenilgisinin sadece tek bir kişinin eseri olduğu tekrar tekrar söylenmiştir. Oysa ki
gerçek bundan çok farklıdır. Amerikanın yüzleştiği ciddi çelişkileri anlamak için tarihi gerçeklere
daha gerçekçi bir perspektiften bakmak gerekir.
Sovyetler Birliğinin yenilgisi Henry Truman ile başlayıp Geroge H.W. Bush ile biten 40 yıllık
çok-yönlü bir çabanın sonucudur. Olayın temelinde birçok ABD başkanının Sovyet komünizmi
tehdidi karşısında tutunduğu ortak anlayış yatar. ABD, Sovyetleri hakimiyetini genişletmesi için
askeri güç kullanmaktan caydırırken bir yandan da çekişmeyi Sovyetler Birliğinin daha zayıf
kaldığı siyasi ve sosyoekonomik arenaya çekmeye çalışmıştır. Eisenhower NATO ittifakını
güçlendirmiş, Kennedy Sovyetlerin 1960’lı yıllarda odaklandığı Berlin ve Küba stratejik
girişimlerine engel olmuştur.
ABD’nin Viyetnam’daki başarısızlığı ülkenin askeri bütçesinde kısınıtıya gidilmesine neden
olduğundan Başkan Nixon statükoyu kabul etme temeline dayanan bir uzlaşma politikasına
odaklanmıştır. Fakat çok geçmeden arkasına Papa 2. John Paul’ün ruhani gücünü de alan
Jimmy Carter büyük bir insan hakları kampanyası başlatmıştır. Carter bununla yetinmeyip ABD
askeri gücünü modernleştirmiştir. Rusların Afganistan’ı işgalini takip eden dönemde Carter
soğuk savaş boyunca Sovyet karşıtı direniş hareketine silah temin eden ve eşzamanlı olarak
Basra Körfezinde ABD askeri varlığının temellerini atan ilk başkan olmuştur. Hemen akabinde
başa gelen Reagan bu alanların tamamında daha belirgin bir tutum ortaya koymuştur. Bu
girişimler Gorbaçov’un Prestroykasını genel bir krize dönüştürmeye yardımcı olmuştur.
Reagan’ı takip eden G. H. W. Bush ortaya koyduğu diplomatik beceriyle komünizmin düştüğü
durumdan en fazla beslenen olmuştur.
Fakat bu tarihi olaylar üstünden henüz 15 yıl geçmeden bir zamanlar küresel saygınlığa sahip
ABD kendini giderek artan bir kinle yüzleşen, samimiyeti sorgulanan ve askeri güçleri uzak
diyarlarda fazlasıyla karmaşık ortamlara saplanmış bir durumda bulmuştur. Bu hale düşmesinin
nedenlerine bakarsak kapsamlı bir çerçeveyle karşılaşırız.
Beklenti Karmaşası
21. yy arifesinde ABD’nin elinde tuttuğu büyük fırsatı 2006’da hatırlamakta bile zorluk çeker
olduk. 20. yy'da küresel hakimiyet uğruna yaşanan ezeli rekabet esasında, iki tarihi mücadele
ile son bulmuştu: Nazi Almanyası ve İmparatorluk Japonya’sının kapitilasyonu. Neredeyse
yarım asır sonra, Aralık 1991’de kırmızı bayrağın Kremlin semalarından indirilişi sadece
Sovyetler Birliğinin çözülmesi değil küresel hakimiyet peşinde olan sapkın bir ideolojinin de
sona ermesi anlamına geliyordu.
1945 olayları ABD’yi dünyanın önde gelen demokratik gücü haline getirdi. 1991’deki
gelişmelerse ABD’nin dünyanın gerçek anlamdaki ilk küresel gücü olarak ortaya çıkmasını
sağladı. İşin ilginci Nazi Almanyasının yenilgisi ABD’nin küresel statüsünü güçlendirdi ancak
5
Amerika, Hitlerizmin askeri yenilgisinde belirleyici bir rol oynamadı. Bunun sorumlusu Stalinist
Sovyetler Birliğiydi. Diğer yandan ABD, Sovyetlerin siyasi yenilgisinde merkezi bir rol oynadı.
Fakat Sovyetlerin çöküşü Nazi Almanyası ve İmparatorluk Japonya’sının kapitülasyonu kadar
net ve ani olmadı. Yarattığı sonuçlar nedeniyle karmaşık; sürüncemeli ve sorunlu; verilen
kayıplar anlamında fazlasıyla tartışmalıydı. Sovyet komünizminin itibarını yitirmesi ve SSCB’nin
dağılışının tek bir nedenle açıklanamaması ve bu olaya kesin bir tarih atfetmenin olanaksızlığı
yaşanan belirsizliğe katkıda bulundu. Aralık 1991 esasında sembolik bir tarihtir. İşin bu
noktaya gelmesinde rol oynayan harici ve dahili olaylar, hatalar, aksaklıklar sayısızdır. Dünya
kamuoyunun bu büyük değişimin tam olarak ne anlama geldiğini çözümlemesi daha sonra
gerçekleşebilmiştir.
Bunun sonucu olarak 1945’te kesin hatlarıyla belli olan durum 1991’de hiç de öyle
görünmüyordu. 1945 zaferinden sonrası elde edilen fırsat saf bir şekilde “tek bir dünya”nın
kurumsallaşmasıydı fakat daha henüz o zamanlar iki ayrı kamplaşmanın başladığına dair
işaretler görmek mümkün. Kıyımın sona ermesi ve evrensel barışın olabileceği umutları
insanlara inanılmaz bir mutluluk kazandırmıştı. Ancak 45 yıl sonra SSCB’nin çöküşü karşısında
insanların tepkisi çok daha temkinliydi. Elbette özgürlüğüne kavuşan Doğu Bloğu ülkelerinde
sevincin dozu daha yüksekti fakat Batıdaki ortak his, coşkudan çok bir rahatlama hali olarak
tanımlanabilirdi. Soğuk Savaşın sona ermesi gerçek barışın tesis edilmesi anlamına
gelemiyordu. Bu gelişme sadece yeni umutların doğmasına değil hedeflerinde daha bölgesel
fakat içgüdü yönünden daha ilkel tutkuların da filizlenmesine neden olmuştu.
Buna karşın ABD’nin elinde bulundurduğu fırsat 1945’e kıyasla çok daha muğlak olsa da ondan
kat be kat büyüktü. Amerikan gücüyle başa çıkabilecek ne bir rakip ne de tehdit unsuru
kalmıştı. 1991’de Avrupa hala kısmen bölünmüş olsa da ortam “atlantik ittifakına”
yönlenmeden yanaydı. Batı Avrupa, ABD’ye sıkı sıkıya bağlıyken Sovyet hakimiyetinden yeni
kurtulan Doğu Bloğu ülkeleri Avrupa-Atlantik toplumuna entegre olma yarışına girmişti.
Almanya’nın da artık tek bir ülke halini aldığı bu değişim ortamında Avrupa Birliği ülkeleri her
alanda daha kapsamlı bir bütünlüğe gitme kararlılığı gösteriyordu. ABD-AB ilişkileri de çok daha
umut verici bir noktaya gelmişti. Batının geleneksel olarak üstlendiği “dünyaya yön verme”
görevi devam edecek gibi görünüyordu.
Tüm bunlar dönemin klişeleriydi – tarihi bir anın verdiği umut, insanlığı bekleyen fırsatlar. O
zaman kimsenin tahmin edemediği şey hepsinin 15 sene içinde hem uzak hem de gerçek dışı
görüneceğiydi. Asya’nın yükselişi hala düşük bir ihtimal gibi görünüyordu ve bu bölgenin lider
ülke adayı giderek bir “Batı Demokrasisi” olarak algılanan Japonya idi. Avrupa’nın daha
kapsamlı bir birlikteliğe ağırlık vermesi konusunda da spekülasyonlar başlamıştı. Kapsamı
genişlemiş, Amerika’dan uzaklaşmış fakat küresel etkinliğini pekiştirmiş bir Avrupa olacağı
akıllara gelmiyordu.
Umut verici bu yeni hakikatin evrensel olduğunu söylemek kolay değildi. Eski Sovyetler
Birliği’nde kısa sürede amansız etnik şiddete yol açacak milliyetçi bir ayrılık dalgası
yaşanıyordu. Benzer dinamikler çok uluslu Yugoslavya’nın da sonunu getirecekti. Bu şiddet
dalgası sözüm ona demokrasi ve kararlılık ile gerekçelendiriliyordu. Sistemlerinin çöküşü
ardından Sovyet liderler kendilerini ulusal Rusya’nın liderleri olarak yeniden tanımlamaya
girişmişti. Yeni komünist yetkililerin ulusal çapta popülerlik kazanması için en kestirme yol
kendileri gibi yeni bağımsızlık kazanmış diğer Sovyet sonrası ülkelerle sınırlar konusunda hak
iddia etmekti.
Daha doğuya gittiğimizde, ne Çin ne de Japonya Amerika’nın baskınlığını tehdit edecek bir güç
olarak görülmediği gibi bölgesel bir krize neden olacak eğilim de göstermiyorlardı. Çin siyasi
güdümlü büyük sosyal değişimin henüz ilk safhalarındaydı. Dünya kamuoyu ise Çin’in 15 sene
içinde dünyanın yeni süper gücü olarak algılanacağından bihaberdi. Geleneksel olarak
Sovyetlerden destek gören ve giderek güçlenen Çin-ABD ilişkilerine karşı duyduğu şüpheci tavır
Kuzey Kore’nin kendi nükleer silahlarını edinme isteğini doğurmuştu.
6
Bu kapsamda ABD’nin 15 yıl önce Japonya’yı algılayışını hatırlamakta fayda var. 1985-1990
yılları arasında Japonya yükselen süper güç olarak kabul ediliyordu. Japonların New York’taki
Rockefeller Merkezini satın alması Amerikalılar arasında Japonya’nın dünyanın en büyük ve
yenilikçi ekonomik gücü olarak kendilerini geçebileceği korkusuna neden olmuştu. Bu görüş
zamanla değişti ve Tokyo, ABD ve Avrupa Birliği ile birlikte üç yönlü bir ortaklığın üyesi olarak
görülmeye başlandı.
Sovyetler’in Afganistan yenilgisini takiben ABD bu ülkenin ve aslında genel olarak bölgenin
geleceği ile ilgili ne yazık ki fazlasıyla kayıtsız kaldı. Bu elim hata Süveyş Kanalından Çin’deki
Xinjang’a kadar olan bölgenin ABD’nin “Küresel Balkanlar”ı haline gelmesinde kilit rol
oynamıştır. İran ABD’ye karşı gelenekselleşmiş düşmanlığını sürdürdü ve potansiyel olarak
bölgesel bir sorun olma özelliğini korudu. Sovyetlerin yok olması başta Irak ve Suriye olmak
üzere Arap ülkelerinde doğrudan hissedildi. Stratejik destekçilerinden yoksun kalan bu ülkeler
bir bakıma başıboş kaldı.
Amerika kıtasına baktığımızda Castro’nun Küba’sı stratejik olarak izole edildi. Kıtayı kapsayacak
bir devrimin başlangıç noktası olma özelliğini yitirdi. Küba artık temel müttefiğinden, ana
sponsorundan ve silah tedarikçisinden yoksundu. Castro Çin’in ekonomik büyüme adına attığı
adımlara şüpheyle bakıyordu. Sovyetlerin çöküşüyse liberalleşme hareketinin çok bulaşıcı bir
hastalık olduğunu teyit eder nitelikteydi. Latin Amerika siyasetinin geleceğini temsil etme
özelliğini yitiren Küba kendini koruma adına izole olmayı seçti.
Soğuk Savaşın sona ermesi küresel güvenlik kavramının da güncellenmesine neden oldu. İki
süper güç arasında nükleer bir savaşın patlak verme riski ortadan kalkınca nükleer teknolojinin
istenmeyen ellere geçme tehlikesi çok daha büyük bir önem kazandı.
Kendi özgüvenliğini sağlayamayan veya harici güçlerin etkisiyle karışıklığa yatkın ülke veya
bölgelerde barış ortamının sağlanması ortaya çıkan yeni sorunlardan biri oldu. Soğuk Savaş
sonrasında kolektif barış sağlama çabaları meşru ve uygulanabilir bir yöntem olarak öne çıktı.
Buna karşın barış güçlerinin sorumlulukları ve yetki dağılımı konularında sayısız soruyu da
beraberinde getirdi.
Son olarak, İkinci (Komünist) Dünya’nın ortadan kalkması “Üçüncü Dünya”nın siyasi rolünü
kaybetmesine neden oldu. “Bağlantısızlar” olarak da bilinen üçüncü dünya ülkelerinin herhangi
bir tarafa bağlı olmamasının stratejik önemi kalmamıştı ancak göz ardı edilemeyecek sosyoekonomik
dertleri dünya kamuoyu arasında daha çok yer bulmaya başladı. Başta Hindistan,
Brezilya ve Nijerya olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin yükselişi dünyadaki daha fakir
ülkelerde cereyan eden siyasi, ekonomik ve sosyal çıkmazların giderek daha ciddiye alınan
küresel konulara dönüşmesiyle sonuçlandı.
Kuşkuları Giderme Arayışı
Soğuk Savaşın hemen akabinde insanlığı neyin beklediğini kestirmek elbette çok zordu.
Devrimci çağ sona mı eriyordu? Soğuk Savaş ebedi barışın habercisi miydi? Amerikan
demokrasisinin zaferi bu yönetim sisteminin evrensel geçerliliğine mi işaret ediyordu? Yoksa
yeni tehditler mi ortaya çıkıyordu? Hangi öngörü Amerika’nın yeni küresel rolüne anlam
kazandıracaktı? Ve daha da önemlisi ABD’nin küresel rolü ne olmalıydı?
İlk etapta ve sadece kısa bir süre için yeni düzen ve sunduğu fırsatlar hakkında resmi söylem,
büyük oranda muğlak ancak kulağa hoş gelen bir sloganla sınırlıydı: “yeni dünya düzeni”.
Ancak bu sloganı teşvik eden yönetim söylemin içini dolduramadan iktidardan düştü. Bu fikir
karmaşası döneminden sonra ABD’nin küresel olaylara bakış açısını belirleyen ve temelde
uzlaşmaları giderek olanaksızlaşan iki yaklaşım baskın çıktı.
Bunlardan ilkini tanımlayacak en iyi kelime “küreselleşme”, diğeri ise “yeni-muhafazakarlık”
oldu. Her iki fikir de tarihin anlamın özünü yansıttığını iddia ediyordu. İlkinin birden fazla esin
kaynağı vardı. Savunucuları teknoloji, iletişim, ticaret ve para akışının küresel etkisine
odaklanmıştı. Küreselleşme akılda kalıcıydı, modaya uygundu ve dünya çapında albenisi vardı.
7
Durağanlığı değil ilerlemeyi, gelişmeyi ima ettiği gibi bu sürecin tarihi açıdan kaçınılmaz
olduğunu önermekteydi. Karşılıklı bağımlılığın uluslararası yaşam tarzının yeni gerçeği olması
kürselleşmeyi bir bakıma geçerli kılmaktaydı. İşte bu nedenlerden ötürü küreselleşme henüz
bitmiş Soğuk Savaşın galibi için uygun bir doktrindi.
Küreselleşme özünde, ABD’nin interaktif ve spontane bir sürecin temel enerji ve motivasyon
kaynağı olduğunu önermekteydi. Küreselleşmeyi kucaklayan bir ABD; kapsam olarak evrensel,
kimseyi dışlamayan ve potansiyel getirileri anlamında hiçbir sınırlama getirmeyen tarihi bir
süreçle kendini bütünleştirmiş oluyordu. Küreselleşmenin faydalandığı diğer bir avantaj
fazlasıyla iyimser oluşuydu. Soğuk Savaşın akabinde gelişen belirsizlik ortamında umut
vericiydi. Başkan Clinton tarafından büyük bir hevesle kucaklanan bu kavram çok yönlü işbirliği
sayesinde geleceğe doğru birbirlerine giderek bağımlı hale gelen bir dünyaya ait umut dolu bir
vizyon oluşturuyordu. Bunlara ek olarak küreselleşme sadece ABD’de değil büyük bir hızla
büyümeye başlayan çokuluslu kurumsal dünya tarafından da destek gören bir yaklaşımdı.
Küreselleşmenin ABD’nin baskın dünya görüşü haline gelmesi bir anda olmadı. Zamanla hız
kazanan bir süreç olduğunu söylemek daha doğru olur. Fikrin destekçileri ilk aşamalarda
sadece ekonomik açılımına odaklanmışlardı fakat çok geçmeden bu kavrama siyasi bir derinlik
katılması gerektiğini fark ettiler. Bu aşamada ortaya yeni bir savunma çıktı – küreselleşme
dünya çapında demokratikleşme sürecini hızlandıracaktı.
Küreselleşme fikrinin kökeni tek ve evrensel olarak kabul görmüş bir kaynakçaya atfedilemez.
Benimsenmesine neden olan sayısız unsur vardır. Bunların başında medya desteği ve küresel
çaptaki toplantı ve zirveler gelir. Bu süreç sonunda küreselleşme popülerleştirilmiş ve
entelektüel olarak geliştirilerek neredeyse bir doktrin halini almıştır.
Başkan George W. Bush döneminde filizlenen karşıt doktrin tutumunda çok daha kesin, bakış
açısı olarak daha kötümser ve ruh hali olarak çok daha Manihaist1 bir yaklaşıma sahipti.
Küreselleşme savunucularının (Marksist sayılabilecek) ekonomik kararlılığının aksine “yenimuhafazakarlık”
(daha Leninist) militan eylemci bir yapıdaydı. Tarihsel köken olarak bilinçli
şekilde Reagan dönemini hatırlatıyordu.
Reagan siyasi yaşamı boyunca, ABD’nin Sovyet komünizmi ile girdiği küresel yarışta
bocaladığına dair var olan genel kanıya oynadı ve bundan fazlasıyla faydalandı. 1970’lerin
ortasına gelindiğinde Cumhuriyetçilerin gözünde Reagan tarihsel olarak daha kötümser olan
Nixon-Kissinger yaklaşımına daha etkin bir alternatif sunuyordu. 70’lerin sonunda Reagan,
Gerald Ford’dan daha fazla tercih edilen bir Cumhuriyetçi başkan adayı olarak duruyordu.
Reagan, 1980’de Demokrat başkan Carter’ı alt ederek ülke yönetimini devraldı.
İleride Reagan Doktrini olarak anılacak dünya görüşünü geliştirmekte başrolü oynayan
koalisyon esasında köken olarak Cumhuriyetçi değildi. Yeni Reagan Doktrininin stratejik içeriği
Başkan Truman ile çok yakın ilişkiler içinde olan bir grup Demokratın etkisinde şekillenmişti.
Önde gelen dış politika uzmanları ve saygın siyaset kuramcıları tanınmış bir grup muhafazakar
ile güçlerini birleştirerek 1970’lerin sonunda “Mevcut Tehlike Komisyonu”nu hayata geçirdi. Bu
komisyon Sovyetler Birliğine karşı daha güçlü ve doktrin olarak sert bir yanıt verme çağrısını
yayma görevini üstlendi. Sovyetler Birliğinin bundan tam on sene sonra çökmesi ABD’nin
sadece geçmişteki değil gelecekteki rolüne dair muzaffer görüşün entelektüel teyidi niteliğini
taşımış ve tarihin bu kesiminden ayıklanan prensipler, ABD’yi Soğuk Savaş zaferi sonrası
bekleyen belirsiz ve aşırı karmaşık gerçeklere yansıtılmıştır. Başarılı olmak için ABD dış
politikasının ahlaki katiyetlerden türetilmesi gerekiyordu. Bunu elde etmek içinse muğlak
tarihsel bilinmezlerin net bir tavırla iyi ve kötü olarak sınıflandırılmasına ihtiyaç vardı.
Tüm bu gerçeklerin tutarlı ve kapsamlı bir doktrin halini alması zaman aldı. Dünya görüşünü
Soğuk Savaş sonrası ortamın koşullarına uyarlayanlar Mevcut Tehlike Komisyonu’nun genç
1 Özetleyenin notu: Felsefik anlamda yaşamda iyilik ve kötülük ilkesinin birlikte var olmasını ileri süren öğreti. Fakat
Bush bu felsefeyi “ya bizdensin ya onlardan” şeklinde kurgulamıştır.
8
üyeleri, muhafazakar çevreler ve düşünce kuruluşlarıyla yakın ilişkide olan stratejistler oldu.
Ortak görüş, zamanında Sovyetler Birliğinin oluşturduğu tehdit unsurunun artık Arap
ülkelerinden ve militan İslam akımından geldiğiydi. Bu hususlara karşı takınılan stratejik
yaklaşım İsrail’in Likud Partisinin duruşuyla inanılmaz derecede örtüşüyordu ve çok geçmeden
Amerikalı Hıristiyan köktendincilerin desteğini alarak daha geniş kitlelere yayılan bir şekle
büründü.
Giderek daha çok “yeni-muhafazakarlık” olarak anılan bu ortak görüş, on yıl boyunca çeşitli
toplantı ve yayınlarda sistematikleştirilmiş, anlatılmış ve yayılmıştır. Esasında iman sahipleriyle
özdeşleştirilen tarzda körü körüne bir coşku ve hevesle kapsamını genişleten “yenimuhafazakar”
doktrin Soğuk Savaş sonrası açılan dünyanın ihtiyaç duyduğu kapsamlı
vizyondan yoksundu. Temelde emperyalizmin güncellenmiş hali gibiydi. Ne yeni dünyanın
gerçekleriyle ne de beraberinde gelen sosyal değişimle ilgileniyordu. Aslında tek gündemi yenimuhafazakarların
Ortadoğu’daki spesifik öncelikleriydi. 11 Eylül saldırılarının neden olduğu
korku ve öfke ortamıysa yeni-muhafazakar görüşün inanılmaz bir destekle benimsenmesine
neden oldu. 11 Eylül olmasaydı bu doktrin muhtemelen asla bu kadar destek görmeyecekti
ancak bu felaket bu görüşe bir gerçeklik kazandırdı. 11 Eylül bu doktrinin iç siyasete
yayılmasına da neden oldu. Terörizm korkusu sosyal tahammülsüzlüğe dayanan yeni bir siyasi
kültürün oluşmasına yol açtı. Orta Doğu ülkelerinden gelen saygın insanlar bile ayırımcılığa
maruz kaldı. Hatta etkin ulusal güvenliğe engel olabileceği endişesiyle insan hakları bile
sorgulanır hale geldi.
Bu iki görüş – küreselleşme ve yeni-muhafazakarlık - siyasi arenayı eline geçirerek alternatif
görüşlerin gölgede kalmasına neden oldu. Yine de, Soğuk Savaşın sona ermesiyle gelen
rahatlama başta ahlaki ve kültürel konular olmak üzere Batının durumu hakkında kaygıların
oluşmasına engel olamadı. Ahlaki bir istikametten giderek sapan Batı kültürünün uzun vadeli
sürekliliği hakkında sorular ortaya atılmaya başlandı. Böyle bir istikrarsızlık zihnimde
“komünizmin yenilgisi gerçekten demokrasinin zaferi mi”tarzında sorular belirmesine neden
oldu. Bu soru öncelikle eski komünist Doğu Avrupa ülkelerine ve daha sonra çöken Sovyetler
Birliğine odaklanıyordu. Avrupa’nın çekiciliği Doğu Bloğu ülkeleri için yeterince iyi bir örnek
teşkil ediyordu. Avrupa’ya olan tarihi ve coğrafi yakınlık 40 yıllık komünist doktrinin üstesinden
gelmelerine yetebilirdi. Komünist bir geçmişe sahip Rusya için bu değişim iki kat daha külfetli
olduğu gibi çok daha karmaşıktı. Buna göre mantıklı olanı Batı’nın Rusya’yı Avrupa ile daha da
yakınlaştıracak uzun vadeli politikalar geliştirmesiydi. Ancak Washington’da aktif olarak bu
konuya yaratıcı çözümler getirme çabası gördüğümü söylemek güç.
Baskın toplum inançlarının özü hakkında Batı’yı kemiren felsefi huzursuzluk, bende Amerika’nın
günümüzde karşı karşıya kaldığı zorluklar açısından çatışan iki vizyonun tarihsel olarak yetersiz
kaldığı endişesinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu zorluk stratejik olduğu kadar felsefikti. Üst
ve orta sınıf insanlar için cevap iki kelimeden oluşuyordu - hedonistik görecelilik. Onlara göre
iyi hayatın belirleyicileri Dow Jones sanayi ortalaması ve petrol fiyatlarıyla sınırlıydı. Durum
eğer böyleyse Batı’nın “hedonistik göreceliliği” ile birden fakirleşen eski Sovyet halklarıyla
siyasi uyanışa geçen gelişmekte olan ülkelerin “muhtaç mutlakiyetçiliği” arasındaki ihtilaf,
küresel bölünmeyi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktı. Cevap daha kapsamlı bir
ahlaki tanımlamada yatıyor. Bunu tesis edemeyen bir ABD’nin küresel liderliği daima
meşruluktan uzak kalacaktır.
Siyasi cazibesi olan ahlaki bir dürtünün insaniyete dair endişelerle harekete geçmesi gerekir.
İnsan haklarını güçlendirmeli, toplumun beklentilerine cevap verebilmeli, bölünmeyi değil
karşılıklı uzlaşıyı desteklemelidir. Aksi durumda, ahlaki inanç eksikliği krizlerle beslenen ve yeni
korkular yaratan demogojiye fırsat tanır.
Esasında 1990’dan beri ortalıkta temel bir soru vardır: Amerika, İnsanlığın siyasi ve sosyal
beklentilerinin artık pasif olmadığı ve çeşitli din ve kültürlerin interaktif iletişim sayesinde
birbirine giderek yaklaştığı bir dünyada, dünyaya liderlik edecek vasıflara sahip midir? Bu
kitabın konusu olan üç başkana bu sorulara felsefik değil gerçek siyasi seçimlerle cevap verme
fırsatı tanınmıştır. Bu başkanlardan ilki, sıra dışı bir ortamda geleneksel siyasetin peşinden
koşmuş; ikincisi küreselleşmenin mitolojik bir yorumunu kucaklamış ve çözümü orada aramış;
9
üçüncüsü ise iyi ve kötü kutuplar arasında kaldığı algılanan bir dünyada devamlılığını militan bir
kararlılıkla sürdürmeye çalışmıştır.
***
3 Büyük Hata ve Kaçan Fırsatlar
“Yeni Dünya Düzeni” George H. W. Bush’un kendi küresel görüşünü tanımlamak için adeta
kendine tescillediği bir deyim halini almıştı. Fakat bu söz ne ona aitti ne de dış politika ilkesini
tam olarak tanımlayabiliyordu. Gorbaçov, bu sözü Bush’tan çok daha önce kullanmıştı. Bush,
Gorbaçov’un sloganını kendine mal etmeyi bildi ancak bunu ciddi bir şekilde hayata geçirme
dirayetini gösteremedi.
I. Bush iktidarı Avrasya’da inanılmaz değişikliklerin meydana geldiği bir döneme denk geldi.
Balkanlar, Orta Doğu, Uzak Doğu ve de Sovyet bloğunun kendi içinde fay hatları derinleşiyor,
beraberinde etnik ve dini huzursuzluk getiriyordu.
Kıtaları kapsayan bu çalkantılar karşısında Bush’un güçlü yanları kadar zayıflıkları da bir bir
ortaya çıktı. Sovyetler’in çöküşünü büyük bir soğukkanlılıkla idare etmiş, Saddam’ın hırçın
emellerini, arkasına uluslararası desteği alarak hatırı sayılır diplomatik beceri ve askeri
manevralarla bastırmıştır. Fakat her iki zaferi de sürdürülebilir tarihi bir başarıya dönüştürme
becerisini gösterememiştir. Tarihte bir dönem sona erip yenisi başlarken Bush’un önceliklerini
belirlemesi, yarından da ileriye bakması ve seçtiği istikamet hakkında net bir fikre sahip olması
gerekiyordu. Bu sorumlulukları ne yazık ki tam olarak yerine getiremedi.
I. Bush iktidarının yüzleşmek zorunda kaldığı inanılmaz değişimleri hatırlamak için aşağıdaki
listeye bakmak faydalı olacaktır.
Ocak 1989-Aralık 1991 Dönemi Uluslararası Kronoloji
Şubat 1989 – Bush’un iktidara gelmesinden günler sonra Sovyet güçleri Afganistan’dan çekilir
Eylül 1989 – Sovyet bloğunda komünist olmayan ilk hükümet demokratik seçimle Polonya’da
kurulur. Bu hareketi sırasıyla Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Romanya takip eder.
Haziran 1989 – Çin’de demokratikleşme yanlısı öğrenci ayaklanması kanlı Tiananmen Meydanı
olaylarıyla bastırılır.
Kasım 1989 – Doğu Avrupa’daki değişim rüzgarı Berlin Duvarı’nın yıkılmasına ve akabinde
Almanya’nın birleşmesine neden olur.
Ağustos 1990 – Saddam, belki de İran’la olan savaşın zararlarını kapatma niyetiyle Kuveyt’i
işgal eder.
1990 – Sovyet sisteminin yaşadığı kriz ABD’nin Küba ve Latin Amerika’daki Amerikan karşıtı
hareketlerle daha rahat başa çıkabilmesine neden olur.
Haziran 1991 – Hırvatlar ve Slovenlerin Yugoslavya’dan bağımsızlıklarını ilan etmesiyle kanlı bir
iç savaş patlak verir.
1990-1991 - Önce Litvanya, Estonya ve Letonya’dan oluşan Baltık ülkeleri daha sonra
Azerbaycan ve Gürcistan bağımsızlıklarını ilan eder.
Ağustos 1991 –Yeltsin’in elini güçlendiren Gorbaçov karşıtı hareket sonrasında Sovyet
Komünist Partisi lağvedilir. Sovyetler Birliği 3 ay sonra tarihe karışır.
Aralık 1991 – 50 milyon Ukraynalı bağımsızlıktan yana oy verir.
Yukarıda yer verilen olayların çoğu, uluslararası düzeyde karmaşık sonuçları beraberinde
getirdi. Günümüz devlet başkanlarının birkaç uluslararası krizle yüzleşmesi anormal değildir
ancak, bu kadar tarihi olayın bu kadar kısa bir dönemde meydana gelmesi gerçekten sıra
dışıydı. Tarihte koca bir dönem adeta bir anda sona ermişti. Bu kapsamda yeni dünya düzenine
dair inançlı olmak olaylara en azından bir boyut kazandırmak adına yardımcı bir olguydu.
Güven ve umut verici olmasına karşın çok çeşitli siyasi tepkileri gerekçelendirecek kadar da
muğlak bir zamandı.
10
Diplomasinin Zaferi
İktidara yeni gelen Bush hükümetini bekleyen en acil görev, kademeli olarak çözülen komünist
dünyanın idaresiydi. Bu güç küresel bir rakip olmaktan çıkarılmalı fakat bu uluslararası bir
karmaşaya neden olmaksızın yapılmalıydı. Tek bir amaç olabilirdi – değişim.
Komünist dünyadaki karmaşa Sovyet bloğu ile sınırlı değildi. Çin’de patlamanın eşiğinde bir
bomba gibi duruyordu. Siyasi hakimiyet ile sosyoekonomik liberalleşme arasındaki çizginin
giderek silikleşmesi Çin komünist rejiminin de ansızın çökebileceği izlenimini veriyordu.
Dünyanın en kalabalık komünist başkentine ABD’deki Özgürlük Anıtını fazlasıyla andıran
“Demokrasi Tanrıçası” anıtının dikilmesi sembolik olsa da büyük önem taşıyordu. Sovyet
sisteminin büründüğü depresif ruh hali Çin’de demokratik bir devrimin habercisi miydi? ABD,
stratejik çıkarlarını tehlikeye atıp bu devinime katkı sağlamalı mıydı? Çin’de iç savaş çıkma
olasılığı var mıydı?
Demokrasi yanlısı öğrenci ayaklanması, bu sorulara cevap bulamadan Tiananmen Meydanı
olaylarıyla acımasızca bastırıldı. Esasında Çin’deki huzursuzluk Bush’u ciddi bir ikilemle karşı
karşıya bırakıyordu. Carter döneminde ABD ile Çin arasında düzelen stratejik ilişkilere zarar
vermek istemiyordu. İşte bu nedenden ötürü I. Bush’un Çin’de yaşanan olaylar hakkındaki
yorumu hafif bir sitemden öteye geçmedi. Bununla birlikte Çin yönetimine birinci elden verilen
mesajda ABD, Polonya’daki demokratik harekete verdiği desteği Çin’de tekrar etmeyeceğini
söylüyordu.
Doğu Avrupa’da ise dinamikler bambaşkaydı. Yaşanan değişimler hem Gorbaçov hem de
Bush’un kontrolü dışındaydı. Polonya’da 1989’da hız kazanan Dayanışma Hareketi Almanya’nın
bölünmüş olarak kalma olasılığını fazlasıyla zorlaştırıyordu. Komünist rejimlerin kademeli olarak
düşmesi Berlin Duvarının yıkılmasına neden olmuş Almanya’nın birleşmesi konusunu gündemin
başına taşımıştı. Gorbaçov Sovyet sistemini bu değişim rüzgarından korumaya çabaladı ancak
engel olamadı. Bush’un zafer anı gelmişti. Sovyetler, Doğu Avrupa’da yaşanan siyasi
değişimleri kabul etmek zorunda kaldığı gibi olayların kazandığı ivme ile Almanya’nın, Batı’nın
koşulları çerçevesinde birleşmesi önünde hiç bir engel kalmamıştı. Mayıs 1990’da Beyaz
Saray’da yapılan bir toplantıda Gorbaçov Almanya’nın birleşmesini ve tek ülke halinde bir NATO
müteffiki olarak kalmasını kabul etti. Karşılığında Soğuk Savaşın neden olduğu bölünmüşlüğün
yerine işbirliğine dayalı küresel bir sistem oluşturmada Sovyetler Birliğine önemli roller ve
beraberinde mali yardım verilecekti. Yeni dünya düzeni büyük güçlerin işbirliğine dayalı
olacaktı. Sovyetler Birliği, günümüz Rusya’sı dışındaki imparatorluğunu yitirecekti ancak önemli
bir küresel oyuncu olarak görülmeye devam edilecekti.
Doğu Alman rejimini stratejik olarak izole eden Polonya Dayanışma hareketi ve bunun Doğu
Avrupa’da neden olduğu etkiler olmuştur. Polonyalılar sadece kendilerini özgürleştirmekle
kalmayıp Gorbaçov’u üstesinden gelinmesi imkansız olan bir sorunla baş başa bıraktılar.
Almanya’nın birleşmesi onların yarattığı devinimle olmuştur. Sovyet lideri için madalyonun
daha iyi sayılabilecek yüzü ise karşıt hareketi dengelemek ve Sovyetler Birliği’ne “yeni dünya
düzeni” ‘ni şekillendirmekte ABD ile eş güdümlü bir rol kazandırması olmuştur. Bu en azından
Gorbaçov’un kişisel bakış açısını temsil ediyordu.
Bu süreçte Bush’a hakkını vermeden geçemeyiz. Sovyet meslektaşını küresel bir işbirliği
vizyonuyla ayartarak Sovyet imparatorluğunun Avrupa’da çökmesine razı etmiştir. Almanya’nın
1990’ların sonunda birleşmesi, Avrupa’daki siyasi ağırlık merkezinin ve buna bağlı olarak
küresel jeopolitik dengenin de değişmesiyle sonuçlanmıştır. Rus güçlerinin Almanya’yı terk
etmesi ve komünist rejimin Doğu Avrupa’dan çıkması Sovyetlerin II. Dünya Savaşı sırasında
edindiği kazanımların tamamından vazgeçmesi anlamına geliyordu.
Bunlara ek olarak, birleşmiş ve kendine güveni yerine gelmiş Almanya, Avrupa’nın daha da
entegre bir yapıya bürünmesi için gerekli itici gücü sağlayacaktı. Batı’lı bir Avrupa’nın eski
Doğu Bloğu ülkelerine doğru yayılması kaçınılmaz görünüyordu. Bu süreçte cevap bekleyen
soruların başında bu noktaya kadar şaşırtıcı şekilde barışçıl süregelmiş olan “yeni gerçeklere
alışma” sürecinin Sovyetler Birliği’ndeki çalkantılar karşısında aynı şekilde devam edip
11
etmeyeceğiydi? Belirsizliği daha da derinleştiren başka bir dinamik Tito sonrası Yugoslavya’daki
huzursuzluk ortamıydı.
Yugoslavya’daki şiddet potansiyelini yeterince ciddiye almayan ve Tito’nun becerileriyle ayakta
kalmış federal düzenlemelerine gereğinden fazla güvenen Bush, hızla tırmanan Yugoslav krizi
karşısında tam anlamıyla hazırlıksız yakalandı. Merkezi hükümetin güçlerini yeniden
tanımlamakta geciken ülkede baskın olan Sırplarla, federasyonun iki temel taşı Sloven ve
Hırvat toplumları arasında zıtlaşmaya neden oldu. Slovenya ve Hırvatistan’ın 1991’de
bağımsızlıklarını ilan etmesiyle Sırplarla aralarında uzun ve kanlı bir savaş patlak verdi.
Bu gelişmeler Bush hükümetinin Sovyet bloğunda da benzer gelişmeler yaşanabileceği
endişelerini güçlendirdi. Bu süreçte belki de en önemli hata, Bush’un Rusya haricindeki
milliyetçi hareketi fazlasıyla küçümsemesi olmuştur.
Zamanında medyaya sızan bazı raporlar Bush hükümetinin Moskova’nın “güçlü bir yönetim
merkezi” olarak kalmamasından endişe duyduğunu gösteriyordu. Buna bağlı olarak Bush,
Ukrayna başkenti Kiev’de yaptığı konuşmada Sovyetlerde süregelen reformlardan duyduğu
memnuniyeti dile getirdi. Bunun üzerine bağımsızlık mücadelelerine destek bekleyen
Ukraynalılar hayal kırıklığına uğradı.
Neyse ki bu, Bush hükümetinin kalıcı tavrı değildi. Takip eden kısa süre içinde cereyan eden
olaylar zaten konuşulanların tamamını geçersiz kılacaktı. Gorbaçov’u iktidardan düşürmek için
başarısızlıkla sonuçlanan bir girişimin hemen ardından Ukrayna’da başlayan bağımsızlık
yürüyüşü ABD’nin de kayıtsız kalamayacağı bir hale dönüştü. Ukrayna bağımsızlığını ilan etti ve
hükümetin kabul etmekten başka çaresi kalmadı. Sovyetler Birliği’ne gelecek son ölümcül
vuruş Baltık ülkelerinin bağımsızlığı oldu. Büyük bir isteksizlik gösterse de Gorbaçov’un bu
olayda da yapacak bir şeyi yoktu. ABD yeni devletleri hemen tanıdı.
Bu dönemde siyasi olayların, siyasi kararların çok önünde ilerlediğini söylemek yanlış olmaz.
1991 sonuna gelindiğinde Gorbaçov ve Sovyetler Birliği tarihe karışmıştı. Bir ideoloji,
emperyalist bir sistem, nükleer güce sahip hırslı bir ülke ve bir zamanlar esaslı sayılan totaliter
bir rejimden geriye topraklarının %70’inden, nüfusunun %55’inden yoksun ve yardıma ihtiyacı
olan bir Rusya ve Boris Yeltsin kalmıştı.
İşte bu noktadan sonra Sovyet nükleer silahlarının tehlikeli ellere geçmesine engel olmak Bush
iktidarı için birincil önceliğe dönüştü. ABD diplomasinin bağımsızlığına yeni kavuşmuş Ukrayna,
Beyaz Rusya ve Kazakistan gibi ülkelerde kalan nükleer silahları Rusya’ya iade etmesini
sağlamak gibi sıkıntılı bir meşgalesi vardı. Bu zahmetli ve zaman alıcı bir uğraştı ama ABD’nin o
dönem gördüğü büyük hürmetin de etkisiyle Bush ekibi bunu büyük bir beceriyle gerçekleştirdi.
Olayların gelişme hızı ve her birinin kendine özgü inanılmaz zorluğu Bush hükümetini ne yazık
ki fazlasıyla yordu ve tüketti. “Kötü İmparatorluk” parçalanmıştı ancak zaferi takip eden dönem
için bir yol haritası çizmeye zaman yok denecek kadar azdı. ABD başkanlık seçimleri arifesine
gelinmişti ve tek bir kişinin şöhretine dayanmak ve muğlak bir slogana güvenmek fazlasıyla
cazip bir seçenek olarak görünüyordu.
Bu nedenlerden ötürü Rusya’ya karşı benimsenen politika sadece retorik açısından zengin,
yapılan jestler ise bonkör ve stratejik olarak boştu. Yeltsin büyük bir demokrat lider olarak
lanse ediliyordu. Fakat Rusya’yı Avrupa’ya sıkı sıkıya bağlayacak, siyasi ve sosyoekonomik
değşimi tesis edecek kapsamlı bir program geliştirmeye fazla özen gösterilmedi. Bu süreçte
Rusya hatırı sayılır maddi yardımdan da yoksun bırakılmadı. 1992’ye kadar çeşitli amaçlarla
Rusya’ya giden para neredeyse 60 milyar dolar seviyesine ulaşmıştı. Fakat ne yazık ki, bunun
çoğu hortumlandı.
ABD ve Avrupa, Rus hükümetini demokratik bir ortak olarak pohpohluyordu fakat Rus toplumu
eşi görülmemiş bir fakirlik içinde bocalıyordu. 1992’ye gelindiğinde ekonomik durum Büyük
Buhranı aratmayacak haldeydi. Durumu iyice dibe sürükleyen oyuncuların başında, özelleştirme
ambalajı altında ülkenin başta sanayi ve enerji varlıklarını ele geçirmeye göz dikmiş Batı’lı
12
danışmanlar ve işbirliği içinde oldukları sözde Rus reformcuları geliyordu. Karmaşa ve yolsuzluk
yeni ilan edilen Rus demokrasisi ile adeta dalga geçer gibiydi.
Kafaları daha da karıştıran Rusya’nın ülke olarak konumuydu. Sovyetler Birliğinin çözülmesi
ardından ortaya Bağımsız Devletler Topluluğu adı altında yeni bir oluşum çıktı. Fakat bu
kavram Rus olmayan ülkelerin ulusal özlemleri karşısında fazla rağbet görmedi. Sovyetlerin
çöküşü onlar için tam bağımsızlıktan başka bir anlama gelemezdi.
Takvimler 1992’yi gösterirken Bush hükümeti bu yeni konuları kapsamlı bir şekilde ele almak
için fazla zamanları olmadığını öngöremedi. ABD başkanlık seçimlerine sadece bir yıl kalmışken
Bush ve ekibi Sovyet dönemi sonrası Rusya sorunlarını bir süreliğine (yeniden seçilene kadar)
akışına bırakmayı tercih etti. Yeni dünya düzeni Yeltsin’in Rusya’sını kapsayacak şekilde
yeniden tanımlanmıştı ancak bunun altını yeterince dolduramadılar. Başdanışmanlarının hatalı
yönlendirmesiyle Bush, Tito sonrası Yugoslavya’yı da benzer şekilde oluruna bıraktı. Hükümetin
Afganistan politikası da aynı oranda pasif bir yaklaşıma büründü. 89’da Sovyet ordusu, ülkeyi
terk ettiğinde Afganistan mahvolmuş bir haldeydi ve ekonomisi tamamen çökmüştü. Halkın
%20’si komşu ülkelerde mülteci olarak yaşamaya çalışıyordu ve etkin bir merkezi hükümetten
yoksun bırakılmıştı. Kabil’deki Sovyet destekli rejim birkaç ay içinde iktidardan indirilmiş ve
direnişçilerin eline geçmişti. Bush, Afganistan’ı siyasi istikrara kavuşturmak ve ekonomisini
ayağa kaldırmak için fazla çaba göstermedi. Bu ilgisizliğin neden olacağı sorunlar Bush
başkanlıktan gittikten çok sonraları da hissedilecekti.
Tüm bunlara rağmen Bush’un bu süreç boyunca Gorbaçov’u idare ediş şekli tarihi bir başarıdır.
Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği bünyesinde eşi görülmemiş şiddete ve belki de bir Doğu-
Batı çatışmasına tanık olabilirdik. Bunun yerine NATO müttefiki ve AB tarafından kucaklanan
tek bir Avrupa, tarihi dengeyi Batı’nın lehine çevirdi.
Zaferi Yüzüstü Bırakmak
1990 Sonbaharına gelindiğinde Bush’un karşısında başka bir sorun vardı. Sovyet imparatorluğu
diye bir şey kalmamıştı, Sovyetler Birliği’nin yok olmasına sadece bir sene kalmıştı. Rusya
Batı’dan gelecek finansal yardıma muhtaçtı ve ABD tüm dünyaya sözünü geçiren bir
konumdaydı. Bush önünde Sovyetler Birliği engeli olmaksızın istediği gibi hareket etme
özgürlüğüne sahipti.
Tabiri caizse, deli cesaretiyle Irak güçlerini Kuveyt’i işgale etmeye gönderen Saddam’ın
hesapları çok farklı olmalıydı. Belki hem ABD hem de SSCB’nin kendi işleriyle fazlasıyla meşgul
olduğunu sandı. Belki de hala Sovyet’lerin BM Güvenlik Konseyi’ndeki ağırlığına güveniyordu.
Sovyetler Birliği, öncesindeki 30 yıl boyunca Orta Doğu genelindeki siyasi ve askeri varlığını
güçlendirecek planlar uyguluyordu. Özellikle Irak ve Suriye Sovyet askeri teknolojisinden
yararlanıyor, Irak askeri kurumu ve de taktikleri Sovyet generalleri tarafından
şekillendiriliyordu. Sovyetler Birliği’nin Irak’ın bölgesel emellerine destek vermeyi sürdürmesi
gayet olası görünüyordu. Saddam, Vietnam deneyimi geçirmiş ve Doğu Avrupa’daki
gelişmelere odaklanan bir ABD’nin güç kullanarak cevap verme eğiliminde olmayacağını
düşünüyor olmalıydı. Belki de en büyük hatası yeni jeopolitik gerçekleri göz ardı etmek oldu.
Yaşanan gelişmeler akabinde Bush, dünyanın ilk küresel lideri konumuna yükselmişti ve ABD,
dünyanın tek süper gücü olarak dimdik ayakta duruyordu.
Böyle bir ortamda, Irak’ın Kuveyt üzerindeki tarihsel iddiaları ne olursa olsun, Saddam’ın
seçtiği yol sadece ABD’nin Basra Körfezindeki geleneksel rolüne değil aynı zamanda
Amerika’nın dünyadaki yeni rolüne bir başkaldırı niteliğindeydi. Bush kısa sürede Amerika’nın
kayıtsız kalamayacağı kanaatine varmıştı ancak verilecek cevabın uluslararası hukuka ve başka
ülkelerin çıkarlarına saygılı olması gerektiğine de inanıyordu.
Irak’ın Kuveyt’i işgal ettiğini 1 Ağustos 1990 sabahı öğrenen Bush, Sovyet cephesindeki
gelişmelerin Basra Körfezi olarak anılan bölgeye gereken ilgiyi göstermesine engel olduğunu
zamanında itiraf etmiştir. Bush ve başdanışmanları arkalarına BM’yi alarak, kapsamlı
yaptırımlar ve askeri güçlerin de desteğiyle bu olaya verilecek uluslararası tepkinin ABD
önderliğinde olması gerektiği görüşündeydi. Bu yaklaşım uluslararası zeminde de benimsendi.
13
Tartışacak durumda olmayan Sovyetler Birliği, ABD ile birlikte işgali 3 Ağustos’ta kınadı. Irak
güçlerinin güneye kaymasından korkan Suudi Kralı tarihte eşine rastlanmayan bir adım attı ve
ABD askeri güçlerinin Suudi topraklarında mevzilenmesine izin verdi. Arap Birliği de çok
geçmeden kendi güçlerini Suudi Arabistan’ı korumak için gönderdi.
BM Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın güçlerini acilen Kuveyt’ten çekmesi yönündeki kararını
açıklamasıyla Irak sadece iki hafta içinde uluslararası düzeyde tecrit edilmiş ve suçlu
bulunmuştu. Fakat bu uluslararası dayanışma hali güç kullanılıp kullanılmayacağı ve hangi
aşamada kullanılacağı sorularına cevap veremiyordu. Bush güç kullanılması gerektiği fikrine
Ağustos ortasında vardığını daha sonra kaleme aldığı anılarında açıklamıştır.
BM kararını takip eden aylarda Bush üç kademeli bir strateji izledi. İlk sırada yaptırımları
hayata geçirmek geliyordu. İkinci aşama, Saddam’ın Kuveyt’ten itibarını kaybetmeden
çekilmesine olanak verecek girişimleri diplomatik olarak engellemekti. Sonuncu aşama İngiliz,
Fransız ve siyasi olarak elzem Arap askeri güçleriyle birlikte Suudi Arabistan’da ciddi bir ABD
askeri varlığı oluşturmaktı. Yıl sonuna gelindiğinde Arabistan’daki ABD askeri sayısı 500 bin
civarındaydı. Aldığı uluslararası destek sayesinde Irak’ın çağrılara kayıtsız kalması durumunda
askeri güç kullanma izni 1990 yılının sonunda çıktı. Sovyet’lerin son anlarda gösterdiği
arabuluculuk çabaları bir işe yaramadı ve ABD, Irak’a çok kapsamlı iki saldırı düzenledi.
Sembolik nedenlerden ötürü Arap güçlerine Kuveyt şehrine girme görevi verilmişti. Irak güçleri
27 Şubat’ta teslim oldu.
İşte tam bu noktada yapılanlar ve yapılamayanlar hakkındaki tarihsel değerlendirme karmaşık
olduğu kadar spekülatif bir hal almaktadır. Bush’un Saddam’a verdiği cevap hem askeri zafer
hem de siyasi bir başarıydı. Fakat bu kişisel zaferin jeostratejik sonuçları sanıldığından daha
sorunlu bir hal aldı. Saddam yenilgiye uğratılmıştı fakat gücünü tamamen yitirmemişti.
Bölgesel karmaşa sürmeye devam etti. Bush, saldırıdan sonra Saddam’ın elinde hala 20 askeri
birlik kalmış olması karşısında şaşkındı dahası hala ülkenin başında kalabilmiş olmasından
hayal kırıklığına uğramıştı. Fakat bu gerçekler farklı bir sonuç elde edilmesi yönünde herhangi
bir girişim olup olmadığı konusunda bir şey söylemeye yeterli değildi. 1991 yılı boyunca
yapılanlarla yapılmayanların belirleyici olduğu trajik bağlantı 2003’te kendini gösterdi. Körfez
Savaşının sonucu farklı olsaydı belki de II. Bush hükümeti Irak’la yeni bir savaşa girmeyebilirdi.
Şubat 1991’de yapılan ani ateşkesin Saddam’a, yaşadığı yenilgi sonrası patlak veren Şii
ayaklanmasını ezmeye yeterli askeri bir güç bıraktığını biliyoruz. Akabinde ortama hakim olan
kindarlık, Saddam gittikten sonra bile devam edecek ve Irak’taki siyasi yapıyı çıkmaza
sürükleyecek bir Sünni-Şii husumetini beslemeye yetecek boyuttaydı. Bundan da önemlisi Arap
dünyasında petrol çıkarları adına bölgesel ayrılıkları körükleyen bir ABD imajı güç kazandı.
Bush, Irak askeri güçlerinin yok edilmemesi karşılığında Saddam’ın koşulsuz sürgüne gitmesini
sağlayacak bir anlaşmaya gidemez miydi? Moral gücünü kaybetmiş Irak askeri yönetimini
Saddam’a karşı harekete geçirecek kararlı bir plan etkili olabilirdi.
Tüm bu saydığımız nedenlerden ötürü Körfez Savaşı zaferinden yeterince etkin bir şekilde
faydalanılmadığını söylemek yanlış olmaz. Bu dönem boyunca çok belirgin olarak fark edilen
İngiliz-Amerikan işbirliği ABD’nin Orta Doğu’da İngiliz Emperyalizminin yeni varisi olarak
algılanmasına neden oldu. Günümüzde bile birçok Amerikalı, İngiliz emperyal egemenliği,
Osmanlı’dan kurtarılacaklarına dair yerine getirilmeyen vaatler ve dönem dönem yükselen Arap
milliyetçiliğine karşı gösterilen şiddet konularında Arap’ların geçmişten gelen kinlerinden
bihaberdir. ABD, birçok Arap vatandaşının gözünde İngilizlerin bıraktığı yerden devam eden
yeni düşmandır.
Kuveyt’in işgaline karşı oluşturulan koalisyon, bölgenin en derin ihtilafını (Filistin-İsrail)
çözebilmek ve büyüyen ABD karşıtı görüşleri aşmak için en büyük fırsatlardan biriydi. Bush,
1991 savaşı öncesinde bile bu ihtilafı ele almak konusunda istekliydi. Mayıs 1989’da önde gelen
ABD-İsrail lobisi AIPAC’a, İsrail’in “Büyük İsrail” projesinden vazgeçerek Filistinlilerin siyasi
haklarını tanıması gerektiğini açıkça ifade etmişti. Fakat Beyaz Saray’ın olaya verdiği öncelik
Kuveyt işgaliyle geri plana düştü. Bush, İsrail’in Saddam’ın Tel Aviv’e düzenlediği provokatif
14
roket saldırılarına karşılık vermesine engel olmak zorundaydı. Aksi bir durum Arapların,
Saddam karşıtı koalisyondan kopmasına neden olabilirdi. Provokasyonlara karşılık vermemeleri
için İsrail’e halihazırda aldıkları yıllık 3 milyar dolarlık askeri yardıma ek olarak 650 milyon
dolarlık acil yardım paketi verildi.
Mart, 1991 tarihli ateşkesten kısa süre sonra Bush, İsrail ve komşuları arasında kapsamlı bir
barış anlaşması tesis etmek için kolları sıvadı. Barış anlaşması İsrail’in güvenliğini ve
tanınmasını sağlayacağı gibi Filistinlilerin de haklarını korumalıydı (Filistin devletinden söz
edilmediğini hatırlatmak gerekir). Gorbaçov’u da yanına alan Bush ihtilaflı ülkelerin tamamını
(İsrail, Suriye, Ürdün, Lübnan ve de Filistin Kurtuluş Örgütü) Madrid’de topladı. İlk aşamada
atılan en büyük adım Filistin Ulusal Yönetiminin tanınması ve Arafat’ın Batı Şeria’ya dönüşü
oldu. Belli dönemlerde tıkanan müzakerelerin sonunda varılan noktada FKÖ, İsrail’in var olma
hakkını tanıdı. Bunun karşılığında İsrail, işgali altında bulunan Batı Şeria’da FKÖ’nün bir
yönetim kurmasına izin verdi.
Amerika önderliğinde daha iddialı bir barış anlaşmasının özlem duyulan sonuca ulaşmasına
yardımcı olup olmayacağını hiçbir zaman bilemeyiz. ABD o dönem sahip olduğu prestij ve
yaptırım gücünü Saddam’ı azletmek ve Orta Doğu barış anlaşması tesis etmek için kullansaydı
günümüzde bu bölge çok daha farklı bir yapıya sahip olabilirdi. Belki Bush bu girişimler için
ikinci bir defa seçilmeyi bekledi. Gerçekten de 1991’de tüm anketler Bush’u işaret ediyordu
fakat 1992’de Amerikalılar arasında genel kanı ülkenin iç işlerini fazlasıyla ihmal ettiği
yönündeydi.
Bush’un asıl günahı Irak’taki başarısını yarım bırakması oldu. Amerika’nın Orta Doğu’da
neticelenmemiş fakat giderek daha fazla içerlenen ve kendine zarar veren müdahelesi, bir
sonraki yönetime miras kaldı. Takip eden 10 sene boyunca ABD, bölge halkı tarafından sadece
İngilizlerden yadigar emperyalist tacı devralmış olarak görülmekle kalmadı; uyguladığı
geciktirme siyaseti nedeniyle aynı zamanda katıksız bir İsrail yandaşı olarak da algılanmaya
başlandı. ABD güçlerinin kutsal Arap topraklarına ayak basması, köktendincilerin arasında
Amerikayı hedef gösteren bir nefret doktrini gelişmesine neden oldu. O zamana kadar adı
duyulmamış bir Suudi militanın yayınladığı fetva, ABD’yi Müslümanların kutsal merkezlerini hiçe
sayan bir düşman ve İsrail’in temel sponsoru olarak gösterdi. Ve böylece, El Kaide dünya
arenasına ilk adımını atmış oldu...
Bush’un geriye bıraktığı mirasla ilgili son bir sorundan söz etmek gerekir. Orta Doğu’da yarım
kalmış fırsatları değerlendirmemek ve Rusya’da demokrasinin tesis edilmesi için kapsamlı bir
planın yoksunluğu bir kenara, nükleer silahların başka ülkelere doğru yayıldığına dair giderek
güçlenen belirtilere cevap vermekte gecikmesi de büyük çaplı başka bir hataydı. Ne bu konuda
uluslararası kamuoyu oluşturdu, ne de Pakistan, Hindistan ve ardından Kuzey Kore’nin bu
teknolojiyi elde etme çabalarını frenlemeye çalıştı.
Özetlemek gerekirse Bush’un en büyük eksikliği yaptıklarından çok yapmadıklarıdır.
Başkanlığının sonuna gelindiğinde kendisi eşi görülmemiş küresel çaplı bir saygı edinmişti.
Fakat, küresel bir lider olarak geleceği şekillendirmek veya en azından yön vermek için önüne
gelen fırsatları hoyratça harcadığını söylemek yerinde olur.
4 Etkisiz İyi Niyet ve Rehavetin Bedeli
Halefinin aksine Clinton küresel bir vizyona sahipti. Küreselleşme denen kavramın tesis ettiği
kararlılık hissi, Clinton’ın ABD’nin “dünyanın vazgeçilmez ülkesi” sıfatını gerekçelendirebilmesi
için kendini yenilemesi gerektiği fikriyle birebir örtüşüyordu. Clinton’a göre dış siyaset büyük
oranda iç siyasetin bir uzantısıydı. Bu yüzden ulusal düzeyde yenilenme kavramı Clinton’ın ilk
başkanlık dönemine damgasını vurdu. Yeni başkanın küreselleşmeye verdiği ağırlık, iç ve dış
siyaseti pratik bir şekilde bütünleştirecek formülü sağladığı gibi onu disiplinli bir dış siyaset
stratejisi tanımlama ve takip etme sorumluluğundan da kurtarıyordu.
Clinton, Bush’un sıkı sıkıya takip ettiği geleneksel yönetim tarzına çok uzaktı. Alışılagelmiş astüst
süreçlerini dikkate almıyor; icraatları net bir şekilde sınıflandırılamıyordu. Başı sonu belli
15
olmayan toplantılar Beyaz Saray’ın farklı bölümlerinde görevli uzmanların spontane katılımıyla
gerçekleşiyordu. Başkan, baskın ses olmanın aksine bazen sade bir katılımcı gibi
görünebiliyordu. Bazı zamanlarda toplantı sonunda varılan kararların ne olduğu bile belirsiz
kalabiliyor, bu da yönetimin pek çok kademesinde işlerin zorlaşmasına neden olabiliyordu.
İkinci başkanlık döneminde bile kesin hatlara sahip bir dış politikadan söz etmek kolay değildi.
İçişlerine verilen ağırlık ve dışişlerinin bunun bir uzantısı olarak algılanması göz ardı
edilemeyecek bir yan etkiyi beraberinde getiriyordu: Dış bağlantıları olan lobi grupları
tarafından giderek daha fazla sıkıştırılan Kongre, çeşitili dış siyaset konularını yasalaştırmak
için girişimlerinin kapsamını genişletme yönünde baskı görür hale geldi. Bu sayede 1990’lı yıllar
boyunca Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığının görüşlerinden bağımsız yasaların onaylanması
sık rastlanan bir olay olarak karşımıza çıktı. Öznel güvensizliklerini gerekçelendirmek için
küresel düşman arayışında olan Büyük Amerika yeni korkuların filizlenmesi için uygun bir
ortam sağladı.
Clinton’ın yüzleştiği ve dolaylı olarak katkı sağladığı fakat hiçbir zaman tam olarak çözüme
kavuşturmadığı sorun, Soğuk Savaş sonrası dünyanın onun saf sayılabilecek küreselleşme
anlayışına aynı iyimserlikle bakmıyor olmasıydı. Bununla birlikte dünyanın o dönemdeki aşırı
dengesiz hali, kesin hatları olan bir dış politika anlayışı geliştirilmesi ve temel jeopolitik
tehditlerin belirlenmesi için o kadar da uygun değildi. Bush’un aksine Clinton, doğrudan
zorluklara karşı göğüs germedi. Bunun yerine birbirinden farklı ancak bazen de birbiriyle
örtüşen uluslararası sorunların üzerine gitti. Clinton’ın başkanlık yaptığı iki dönem boyunca
olayların kronolojisini aşağıdaki liste özetlemektedir:
1993-2000 Dönemi Uluslararası Kronoloji:
1993 – Kuzey Kore’nin nükleer teknoloji edinme isteği belirginleşir. NATO’nun kapsamını
büyütme müzakereleri başlar. Masstricht Anlaşmasıyla Avrupa Topluluğu’nun Avrupa Birliği’ne
dönüşümü başlar. Bosna’da şiddet patlak verir. ABD barış gücü Somali’den çekilir. Oslo
Sözleşmesiyle İsrail-Filistin ilişkilerinde olumlu bir açılım olacağına dair umutlar artar.
1994 – NAFTA kurulur. NATO Bosna’ya müdahale eder. Rusya gayrı resmi olarak G7 grubuna
dahil edilir. ABD ile K. Kore arasında nükleer silahsızlanma konusunda az da olsa mesafe kat
edilir. Clinton Rusya’yı NATO genişlemesi konusunda telkin eder. ABD barış gücü Haiti’deki
vahşete engel olmak için harekete geçer. Ruanda’da soykırım. Rusya Çeçenistan’a saldırır.
1995 – DTÖ kurulur. İran nükleer güç olma isteğini belli eder. İsrail başbakanı Rabin suikast
kurbanı olur. Çin ve Tayvan arasında gerilim artar. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi ivme
kazanır. NATO Bosna’ya hava saldırısı düzenler. Dayton Anlaşmasıyla Bosna’daki vahşet son
bulur.
1996 – ABD, Nükleer Silah Denemelerinin Engellenmesi anlaşmasını imzalar. ABD-K.Kore
arasında müzakereler başlar. Çin ve Tayvan arasında yeni bir gerilim patlak verir. ABD ve
Japonya ittifaklarını güçlendirir. Taliban Kabil’i ele geçirir. Clinton NATO’nun genişlemesi
konusunda açık görüş bildirir.
1997 – Eski Çin Lideri Deng ölür. Hong Kong Çin’e geçer. NATO-Rusya arasında anlaşma
imzalanır. Polonya, Çek Cum. ve Macaristan NATO üyesi olur. Pakistan nükleer güç olduğunu
açıklar. Asya mali krizi patlak verir. Kyoto Protokolü hazırlanır, ABD taraf olmayacağını açıklar.
1998 – Rusya resmi G8 üyesi olur. Hindistan ve Pakistan nükleer denemeler gerçekleştirir.
İsrail-Filistin arasındaki Wye River müzakereleri tıkanır. El-Kaide Doğu Afrika’daki ABD
elçiliklerine saldırı düzenler. ABD Afganistan ve Sudan’ı bombalayarak karşılık verir. Çin ve
Japonya uzlaşma yolunda adım atar. ABD Kyoto’yu imzalar ama Senatoya sunmaz ve
yürürlüğe koymaz.
1999 – NATO Sırpları Kosova’dan çıkarmak için harekat düzenler. Doğu Timor’da barış tesis
edilir. ABD senatosu Nükleer Silah Denemesinin Engellenmesi anlaşmasını reddeder. İkinci
Çeçen savaşı patlak verir. Küreselleşme karşıtı görüş güçlenir. Yeltsin başkanlıktan istifa eder.
2000 – Putin Rusya’nın yeni başkanı seçilir. El-Kaide ABD savaş gemisi Cole’u bombalar. ABD
hisse senetleri düşüşe geçer. 2. Camp David müzakereleri başarısızlıkla sonuçlanır.
16
Geleceği Şekillendirmek
S.S.C.B’nin tarihe karışması Clinton’ın karşısına gelişmiş küresel güvenlik ve işbirliği hedefleri
anlamında üç önemli fırsat çıkarmıştır:
 Birincisi, Rusya-ABD arasında maliyetiyle külfetli, uluslararası gerilimi körükleyen
silahlanma yarışını sınırlandırmak amacıyla bir insiyatif geliştirme olanağı tanımış olması
ve muhaliflikten daha uzak bir ilişkinin nükleer silahların denenmesi, üretimi ve
yaygınlaşmasını engellemek adına daha olumlu bir ortam sağlaması;
 İkincisi, çift kutuplu bir dünyanın ortadan kalkmasıyla güvenliğin küresel çapta
yönetilmesi olasılığını yükseltmesi;
 Üçüncüsü, tek bir Avrupa’nın ortaya çıkmasıyla Atlantik İttifakı üzerinden ABD ile yakın
bağları olan daha büyük bir Avrupa’nın varlığı mümkün hale gelmesi.
Elde edilen sonuçlar farklı olsa da Clinton yönetimi bu üç hedefin hepsine büyük önem
vermiştir. Sovyet süper gücünün dağılması ve akabinde Rusya’nın yüzleştiği ekonomik sorunlar
ilk hedefin gerçekleştirilmesi için eşsiz bir fırsat sundu. Nunn-Lugar programı Rus toprakları
içinde bulunan Sovyet nükleer silahlarının tek bir noktada toplanmasını sağladı ve daha
önemlisi Ukrayna, Beyaz Rusya ve Kazakistan gibi ülkelerin tek başlarına nükleer birer güç
olmalarına engel oldu. START II anlaşmasıyla iki tarafın nükleer mühimmatı ciddi oranda
düşürüldü, Rus silah depolarının güvenliği arttırıldı. Dahası binlerce nükleer silah devre dışı
bırakılıp söküldü. Atılan bu adımların toplu etkisi daha güvenli bir dünyanın olabileceğine dair
umutları yükseltti. Sovyetlerin siyasi bir tehdit unsuru olarak ortadan kalkması, dünyanın en
tehlikeli ve potansiyel olarak tahrip edici silahlanma yarışının sona erdiğini işaret ediyordu. ABD
bundan sonra kaynaklarını, modernleştireceği konvansiyonel askeri güçlerini dünyanın
herhangi bir noktasına gönderebilme becerisini geliştirmek için kullanabilecekti. Özetlemek
gerekirse bu süreçte hem ABD hem Rusya güvenlik anlamında kazandı fakat ABD aynı
zamanda küresel askeri menzil anlamında rakipsiz bir konuma geldi.
Bu gelişmelerden tüm dünya karlı çıktı fakat uluslararası düzeyde daha etkin bir güvenlik
sistemine olan ihtiyaç gündemde daha fazla yer etmeye başladı. Komşularıyla olan siyasi
anlaşmazlıklar karşısında zayıf ülkelerin nükleer silahlanmaya yönelme olasılıkları yeni
sınırlamalar gerektiriyordu. Sadece ABD’den gelecek baskın tepki bu gelişmelere engel
olabilirdi.
Bu alanda ilk kriz Kuzey Kore ile patlak verdi. Nükleer programı hakkında yeterince dürüst
davranmadığını düşünen Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UEAK) ülkede denetim yapmak
istemişti. K. Kore sadece bunu reddetmemiş aynı zamanda Nükleer Silahlanmanın Yayılmasını
Engelleme Paktından (SYEA) ayrılacağını ilan etmişti. Bu belirgin başkaldırı hareketi Clinton’ın
yüzleştiği ilk krizdi. K. Kore’nin böyle bir yöne kaymasının ardındaki motivasyonu tahmin
etmek kolay olmasa da artık Rusların nükleer koruması altında olmadığı hissi karşısında,
çıkarlarının en iyi bu şekilde korunacağı fikrinde olması uzak bir olasılık değildir.
ABD, SYEA’i terk eden K. Kore’ye nükleer programını barışçıl bir şekilde devam ettirmesi için
gayet makul bir öneri sundu. Ülkede bulunan ve nükleer silah yapımında kullanılabilecek
nükleer reaktörler daha tehlikesiz bir teknolojiyle değiştirilecek bunun karşılığında ABD, K.
Kore’ye saldırmayacağını garanti edecekti. Bu yapıcı önerinin en büyük eksikliği uyumsuzluk
halinde cezalandırıcı bir yaptırımdan yoksun olmasıydı (Örneğin K. Kore denizcilik faaliyetlerine
tamamen engel olunması gibi). Kuzey Kore takip eden yıllarda bir adım ileri bir adım geri
politikasını benimsedi. Bu yaklaşım iki ülke arasında süregelen ve K. Kore füze programıyla bu
teknolojinin ihraç edilmesi hususlarında da kayda değer bir gelişme sağlanmasına engel oldu.
Bu inisyatiflerin kifayetsiz gidişatı G. Kore’nin Kuzeye doğrudan bir kapı açmasına neden oldu.
Bu adım G. Koreliler arasında milliyetçi duyguların kabarmasına ve de ülkenin varlığını
Amerikan koruması altında sürdürmesi konusunda duyulan rahatsızlığın artmasına yol açtı.
Bu olayın ortaya çıkardığı sonuçlar şunlardır: Birincisi, K. Kore’ye bu sürecin hiçbir aşamasında
nükleer silah edinmenin zararlarının faydalarından daha ağır olabileceği anlatılmamış olması;
İkincisi, ABD’nin ikircikli tavrının Kuzey’in Güney Korelilerin uzlaşmaya gitme isteğini
17
sömürmesine neden olması; Üçüncü ve en önemlisiyse tüm bu süreç boyunca K. Kore’nin
nükleer silah edinme arayışına bir an olsun ara vermemesi.
Hindistan ve Pakistan’ın bu yöndeki çabaları karşısında da ABD’nin karşı duruşu daha güçlü
olamadı. K. Kore krizi boyunca ABD, SYEP’i süresiz olarak uzatma çalışmasına odaklanmıştı. Bu
insiyatif birçok ülke arasında Amerika’nın ulusal güvenlik alanında kalıcı bir ağırlık edinme
isteğine dair şüphe ve kızgınlık yarattı. Muhaliflere göre ABD’nin SYEP’i yenileme girişimleri ne
nükleer silah sahibi ülke sayısını azaltıyor ne de atom enerji programlarında daha büyük bir
eşitlik ortamı oluşturuyordu.
Tam da bu sıralarda Fransızların Pasifikte ve daha sonra Çin’in yeraltında gerçekleştirdiği
denemeler işleri daha da zorlaştırdı. Böyle bir ortamda ne Hindistan ne de Pakistan nükleer
silah edinmede bir mahsur veya engel görmedi. ABD’nin Pakistan’a uyguladığı tek taraflı
yaptırımlar etkin olmadı. Hindistan’ın bu konudaki programlarını rahatça sürdürmesi Pakistan’ın
da benzer girişimlere odaklanmasına neden oldu. Pakistan’a uygulanan bu tek taraflı politika
başta Afganistan meselesi olmak üzere ABD- Pakistan işbirliğine ciddi zararlar verdi. Daha
önemlisi 1997’ye gelindiğinde ABD’nin (zayıf kalan) engelleme girişimlerine rağmen iki yeni
nükleer güç dünya arenasına adım atmaya hazırdı.
Pakistan ve Hindistan’ın aleni, K. Kore’nin ise üstü kapalı nükleer başarılarının etkisi kısa
sürede İran’a da ulaştı. 1990’lı yıllar boyunca ABD, ucu doğrudan İran’a doğrultulmuş birçok
yasa çıkardı ve bu ABD-İran diyaloğunun ciddi şekilde zarar görmesine neden oldu. İran
nükleer güç olmaya soyunmasaydı bu diyaloğun ne mertebede olacağını kestirmek neredeyse
olanaksız fakat, İran’ın seneler önce, Şah rejimi altında başlayan programı ABD ile olan
ilişkilerini mutlaka gerecekti.
Nükleerleşme sürecine Uzak Doğu ve Güney Asya’da engel olunamaması ayıltıcı bir ders
niteliğindeydi – dünyanın en büyük süper gücü bile nükleer silah edinmeyi kafasına koymuş
ulusları tek başına caydıracak güçte değildi.
Küresel güvenlik ve işbirliği anlamında ortaya çıkan üçüncü fırsat Avrupa’yla ilgiliydi. Tek bir
Avrupa, Amerika-Avrupa işbirliğinin bir üst seviyeye geçmesi ve küresel öneminin daha da
pekişmesi anlamına geliyordu. Bölünmenin sona ermesiyle özgürlüğüne yeni kavuşan eski
Doğu Bloğu ülkelerinde Atlantik ittifakının ayrılmaz ve daha önemlisi güvenli bir parçası olma
hevesini doğurdu. Clinton’ın bu ikileme vereceği cevabın olgunlaşması birkaç sene sürdü fakat
sonunda dış siyaset mirasının en yapıcı ve kalıcı unsurlarından biri halini aldı. 27 üyeli NATO
ittifakının ve 25 üyeli bir AB’nin örtüşen gerçeklikleri “transatlantik işbirliği” denen tarihi
sloganın en azından hakikate daha yakın olacağı anlamına geliyordu. Böylesi bir ortaklık,
işbirliğine daha fazla dayanan bir dünya düzenini tesis edecek siyasi iradeyi aşılayabilme
potansiyeline sahipti.
İttifakın yenilenmesi için elzem unsurlardan biri NATO’nun genişlemesi konusuydu. Başta böyle
bir ihtimal çok düşüktü, NATO’nun genişlemesi hakkında halka açık bir müzakere başlatmak
için henüz çok erkendi. Buna rağmen bazı stratejistler genişlemenin, Avrupa’nın yeni siyasi
gerçeklerini bütünleştirecek mantıklı ve gerekli bir girişim olduğunu söylemekten kaçınmadı.
Polonya NATO üyesi olma isteğini beyan ettiğinde Yeltsin’in iyimser yaklaşımı herkesi şaşırttı.
Bu çok olumlu görünüyordu ancak Clinton’ın danışmanları olaya dikkatle yaklaşılması gerektiği
telkininde bulundu. Takip eden yıl süresince ABD, genişleme için kapsamlı bir çalışma başlattı
ancak bu süre zarfında Rusya’nın iç dinamikleri Yeltsin hükümetinin olaya bakışını değiştirdi.
Durumu daha da karmaşıklaştıran, dağılan Yugoslavya sonrası Bosna’da yaşanan şiddet oldu.
NATO’nun şiddeti bastırma girişimi ve Sırp güçlerine hava saldırısı düzenleme kararı, genişleme
konusu üzerinde paradoksal bir etki yarattı. NATO’nun askeri girişimi elzem hale gelmişti fakat
Rusya’nın en sonunda Bosna barış anlaşması sürecine katılmaya karar vermesi Rusya’nın NATO
ile daha resmi bir ilişki içinde olması gerekliliğini gösterdi.
18
Bu süreç sonunda çift kulvarlı bir politika gelişti – Rusya ile daha sıkı ilişkiler ve daha büyük bir
NATO. Mayıs 1997’de işler ivme kazandı ve NATO-Rusya Kuruluş Anlaşması imzalanmasıyla
Rusya’nın NATO’ya bir güvenlik ortağı olduğu niyeti açıkça belli edildi. Aynı sene içinde önce
Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ardından Baltık ülkeleri, Romanya ve Bulgaristan
NATO üyeliğine dahil edildi. Bu tarz bir genişleme Avrupa’nın kendi içindeki genişlemeyi
mantıklı ve dahası kaçınılmaz kıldı. AT kendini AB olarak yeniden tanımlamıştı ve yeni
demokratikleşmiş komşularını bu kapsamın dışında tutmak anlamsız gelmeye başladı. Bu
sürecin tamamlanmasıyla Avrupa Birliği dünyanın tek ve en büyük işbirliği toplumu olarak
21.yy’ın ilk yıllarında kurulmuş oldu.
NATO’nun ve AB’nin genişlemesi esasında Clinton için bir öncelik değildi. Bu genişleme süreci
onun asıl hedefi olan küreselleşme ile doğrudan ilgili bile değildi ama buna rağmen Clinton bu
sürecin tam ortasında yer almış oldu. Eğer Clinton bu gelişmelere kendini daha az adamış
olsaydı Avrupa on sene içinde belirsiz ve dengesiz bir duruma gerileyebilirdi. Çünkü, ABD ve
Avrupa, Irak konusunda yollarını ayırdıktan sonra eski kıtada siyasi bütünleşme ivmesi hız
kaybetti, Rusya başta Ukrayna ve Gürcistan’da olmak üzere güç gösterileri yapmaya başladı.
Doğu Bloğu ülkelerinin Atlantik İttifakı dışında tutulması halinde 1990’larda sona eren Soğuk
Savaş tekrar hortlayabilirdi.
ABD-Avrupa ittifakı Clinton’ın küreselleşme anlayışıyla örtüşen yapıcı global bir gündem
geliştirmesine de olanak verdi. İki tarafın azmi sayesinde 1994’te küresel ticareti
şekillendirecek inanılmaz karmaşık ve çatışan pazarlıklar mutlu bir sona ulaştı. Bu girişim
sonrasında, 1995’te kurulan DTÖ giderek güçlenen ülkeler-üstü dayanışma hissini tatmin
edecek nitelikteydi. Bu örgüt çatışan çıkarların çözümlenmesi için uluslararası bir mekanizma
sunuyordu. Çin’in 2001’de bu örgüte katılması potansiyel ekonomik süpergüçlerin daha
işbirlikçi ve kanunlarla yönetilen bir dünya düzenine dahil edilmesi anlamında büyük bir adımdı.
Çin’in katılımı aynı zamanda gelişmekte olan Hindistan, Brezilya, Çin ve Güney Afrika gibi
ülkelerin G20 topluluğunu kurmasının da tohumlarını attı. Bu oluşum ekonomik anlamda daha
zayıf kalan ülkelerin daha adil bir küresel ticaret sistemini kurabilmek için süren pazarlıklardaki
siyasi kozunu güçlendirdi. Clinton’ın küreselleşme “geri dönüşü olmayan bir süreçtir” söylemi
geçerlilik kazanıyordu.
Çin’in küresel sisteme daha sıkı bağlanması net bir kazançken yaşanan iki yeni gelişme Atlantik
topluluğunun dünya meselelerini idare etme rolü anlamında sorunları da beraberinde getirdi:
Asya’da patlak veren mali kriz ve uluslar-üstü kuralların kapsamıyla ilgili olarak ABD ile Avrupa
arasında giderek derinleşen fikir ayrılıkları.
Japon ekonomisindeki durağanlık ve bölgede süregelen emlak ve para spekülasyonunun
tetiklediği 1997 Güney-Doğu Asya likidite krizi, hızla Tayvan ve Güney Kore’ye de yayıldı.
ABD’nin başta olaya hızlı tepki verdiği söylenemez ancak 1998 başlarında ABD merkez
bankasının insiyatifiyle başlatılan girişim gecikmiş bir stabilizasyon sağladı. Buna rağmen
Asya’da oluşan kanı temel sorumlunun ABD olduğu yönündeydi.
Krizin temel sorumlusunun ABD güdümündeki IMF olması bununla birlikte Çin’in temkinli ancak
yapıcı yaklaşımı, Doğu Asya’da Çin-Japonya önderliğinde bölgesel bir işbirliğine gidilmesinin
önünü açtı.
Clinton’ın öngörülü bir lider olarak namını daha da zedeleyen başka bir gelişme, ciddiyeti
giderek artan küresel ısınma tehdidine karşı ortak hareket etme yönündeki uluslararası girişime
ABD’nin desteğini sağlayamamasıdır. Kyoto Protokolü ABD ulusal gündemini bir hayli meşgul
etti ancak ekonomik çıkarlarla ciddi şekilde çatıştığından açıkça reddedildi.
Clinton döneminin sonuna gelindiğinde başkanlığının umut dolu gündemine şüpheyle bakılır
oldu. Atlantik ittifakının genişlemesi bu hükümetin tek sürdürülebilir stratejik başarısı olarak
anılır hale geldi. Küreselleşme vizyonu çok ciddi eleştirilere maruz kalıyordu. Küreselleşme
karşıtı hisler Amerikan karşıtlığı ile birlikte anılır oldu. Küresel işbirliği ABD’de kuşku uyandırır
19
hale gelmişti. Bu olaylar ışığında Cumhuriyetçiler kongre seçimlerinde büyük bir başarı
kaydetti. Clinton’ın idealistik gündemi inanılırlığını yitiriyordu.
Geçmişle Yüzleşmek
Clinton’ın başkanlığı boyunca yüzleşmek zorunda kaldığı pek çok sorun başlı başına derin bir
geçmişe sahipti. Çatışan çıkarlar, ulusal zıtlaşmalar, kültürel anlaşmazlıklar, zenginlerin
vurdumduymazlığı, fakirlerin çaresizliği... Tüm bunlar ABD’nin küresel üstünlüğünü salt eyleme
geçirmesi önünde büyük bir engeldi. Rusya hala bir sorundu, Balkanlar’da milliyetçilik vahşete
dönüşmüştü, Orta Doğu köklü etnik-dini anlaşmazlıklar nedeniyle çıkmaza girmişti. Clinton
başkanlık koltuğuna geçer geçmez dünyanın sayısız yerinde patlak veren şiddetle yüzleşmek
zorunda kaldı. Bu işlerle etkin şekilde yüzleşme kan dökülmesi olasılığını beraberinde
getirdiğinden Clinton’ı fazlasıyla geriyordu. Somali ve Ruanda’da kaos ve kıyım, dağılan
Yugoslavya’da kanlı şiddet, Rus-Çeçen savaşları, patlamaya hazır gibi duran Çin-Tayvan
ilişkileri, Saddam’ın Irak’ta düzenli aralıklarla fitillediği huzursuzluk ve elbette durulmak
bilmeyen Filistin-İsrail gerginliği. Bunun ötesinde dünyanın çeşitli noktalarında ABD’ye yönelik
göz ardı edilmeyecek raddeye ulaşan terörist saldırılar.
Bu inanılmaz zorluklar karşısında Clinton’ın ilk tavrını “müdahale etmeye isteksizlik” olarak
genellemek mümkün. Bu olaylar hiçbir zaman gündem listesinin başında yer almadı. Tamamı
tatsız bir geçmişi çağrıştırıyordu ve bu olaylarla etkin şekilde baş etmenin sadece iki yolu
olduğunun farkındaydı: ikna etme veya güç kullanma. Bazı olaylar umutlardan vazgeçme ve
gerçeklerle yüzleşmek demekti; bazı olayların içişlerini bile karıştırma potansiyeli vardı.
Clinton’ın başkanlık koltuğunda oturduğu iki dönem boyunca dış siyaset arenasındaki
performansını artılar ve eksiler olarak şöyle özetleyebiliriz:
 Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte önce Bosna’da ve ardından Kosova’da etnik
temizliğe varan Sırp şiddetini, uluslararası kamuoyunu da arkasına alarak biraz geç
olmakla birlikte etkin bir şekilde sonlandırıp barışı Batı koşullarına uygun şekilde tesis
edebildiği için ve,
 Rusların inanılmaz tekelcilik baskılarına karşın Azeri Başbakanı Haydar Aliyev’i Hazar ve
Orta Asya petrolünü Batıya, ABD destekli Bakü-Ceyhan boru hattı üzerinden ulaştıracak
projeye ikna edecek kararlılığı gösterdiği için Clinton’ı tebrik etmek gerekir.
Fakat;
- Barış gücünü Somali’den zamansız çekmesi, eski Avrupa sömürge güçleri ile birlikte
ABD hükümetinin Ruanda’daki soykırıma neredeyse kayıtsız davranmasına seyirci
kalması;
- Çöken Rusya ekonomisine ABD’den aktarılan milyarlarca doların Batılı yatırımcılar ve
sözde Rus reformcuları tarafından hortumlanmasına engel olamaması;
- İki kere patlak veren ve akıl almaz yöntemlerle Çeçen nüfusunun neredeyse %25’inin
telef olmasıyla sonuçlanan Rus-Çeçen savaşlarına ilgisiz bir tavır benimsemesi;
- 8 yıllık başkanlığı döneminde İsrail-Filistin ilişkilerinde yakalanan sayısız fırsatı etkin
şekilde değerlendirememesi, müzakerelerde ABD yaklaşımının giderek daha fazla İsrail
lobisinin etkisi altına girmesine izin vermesi, İsrail yerleşimlerinin genişlemesine engel
olamaması, çok muğlak kalan anlaşma maddeleri karşısında rahatsızlığını dile getiren
Arafat’ı barış sürecini baltaladığı gerekçesiyle İsrail ile birlikte suçlama yoluna gitmesi,
yaklaşan ABD seçimleri arifesinde İsrail’e uygulanacak baskının oy kaybettireceği
endişesiyle tarafsızlığını koruyamaması;
- Belli aralıklarla yüzeye çıkan Saddam tehdidine karşı gerekli tedbirleri almaması, aldığı
sınırlı girişim kararları ve Arap topraklarında ABD asker sayısını ikiye katlayarak başta
Bin Ladin olmak üzere ABD karşıtı köktendinciliği körüklemeye neden olması;
- İran’da 1997 seçimleriyle daha ılımlı yönetimin başa gelmesinden sonra açılan
potansiyel diyalog fırsatını hiç bir girişimde bulunmayarak kaçırması, yine bu duruşuyla
Araplar, Mısırlılar ve İranlılar arasında ABD karşıtı algıyı daha da derinleştirmesi;
- Orta Doğu’daki ABD asker ve diplomatlarına düzenlenen saldırılar ışığında terörizm
tehdidine ve anti-ABD görüşüne karşı etkin bir politika geliştirememesi hususlarındaysa
Clinton’ın ciddi hataları olmuştur,
20
ve bu konularda eleştirilmekten ve başarısız bir başkan olarak anılmaktan kurtulamayacaktır.
Böylelikle, Clinton koltuğunu devrederken İsrail-Filistin ilişkilerini bulduğundan daha kötü, Orta
Doğu’yu genel olarak daha dengesiz bir halde bırakmıştır. İçişlerine bulaşmış plansız bir dış
politika karar mekanizması ABD’nin uzun vadeli çıkarlarını ciddi şekilde tehdit eden stratejik bir
ürkeklik yaratmıştır. Eğer İsrail-Filistin arasındaki barışı sağlayabilseydi, sadece kendisi için
değil ABD için tarihi bir zafer olurdu.
Öte yandan içişlerine bakacak olursak daha önceki hükümetlerden beri süregelen cari açığı
kapatıp sermaye fazlasına çevirmesi hem vatandaşlarının takdirini topladı hem de uluslararası
arenada Amerikan sisteminin başarılı ve benimsenmesi uygun bir sistem olarak algılanmasını
sağladı. Çöken Sovyet ekonomisi ve Japonların durağanlaşan mali sistemi ABD’nin üstünlüğünü
ve Clinton’un II. Küresel Lider olarak duruşunu pekiştirdi. Clinton kişilik olarak takdir ediliyordu
ve dünya çapında sevilen bir karakterdi. Fakat Beyaz Saraya ABD’nin yeni edinilmiş küresel
liderlik statüsünü sürdürebilmesi anlamında kesin hatları olan bir istikamet kazandıramadı. ABD
küresel merdivenin en tepesindeydi fakat temel yeterince sağlam değildi. 1990’ların sonuna
gelindiğinde ABD karşıtı görüş Orta Doğu ile sınırlı olmaktan çıkmıştı. Bazı müttefikleri bile ABD
hipergücünden rahatsız olmaya başlamıştı. Nükleer silahlanma sürecine engel olunamamıştı.
İyi niyet, net ve kararlı bir stratejinin yoksunluğunu telafi edemez hale geldi. Genel anlamda II.
Küresel Liderin dünya üzerinde tarihi önemi olan bir iz bırakamadığı söylenebilir.
5 Liderlik Felaketi ve Korku Politikası
Terörizme açtığımız bu savaş hemen sonlanmayacak.
16 Eylül 2001’deki konuşmasından
Yanımızda değilseniz karşımızdasınız.
11 Eylül olayları sonrasında defalarca tekrarlandı.
George W. Bush’un konuşmalarından yapılan bu alıntılar, yeni ABD Başkanının hem III. Küresel
Lider olarak karakterine hem de liderlik görevini nasıl hayata geçireceğine dair çok
aydınlatıcıdır. 11 Eyül olayları Bush için bir dönüm noktasıdır. Bir günlük sessizliğin ardından
tamamen farklı bir kimliğe bürünmüş olarak karşımıza çıkar. Bundan sonra yepyeni bir tehditle
yüzleşen bir ulusun lideri, dünyanın tek süper gücünün savaş kumandanıdır. ABD,
müteffiklerinin görüşlerini hiçe sayan, tek başına hareket eden bir ülke olacaktır. Yaşanan
olayın vehameti karşısında şokta olan ve güvenliğinden endişe duyan halkı düşünmeden
etrafına toplanacaktır.
Bu strateji 1991’de geliştirilen ulusal güvenlik planı taslağının daha emperyalist yaklaşımlarını
ve yeni-muhafazakar dünya görüşünün militan unsurlarını birleştiriyordu. “Teröre karşı savaş”
Stratejik olarak Basra Körfezi kaynaklarının kontrolüyle ilgili geleneksel emperyalist kaygılarla
birlikte Irak’ı bir tehdit olarak ortadan kaldırarak İsrail’in güvenliğini güçlendirmeyi hedefleyen
yeni-muhafazakar emelleri temsil etmekteydi.
Bu kombinasyonun ilk sonuçları kibirli bir tavrın güçlenmesine neden oldu. El Kaideye yataklık
eden Taliban hükümeti askeri müdahale ile kısa sürede devrilmiş, sadece 18 ay sonra, 3
haftalık kara harekatı sonucunda Saddam rejimi yok edilmişti. Beyaz Saray’daki zafer havası
görülmeye değerdi. Fakat bu yaklaşımın ağır bedeli kısa sürede anlaşılacaktı. Sadece birkaç ay
içinde ABD’nin dış politikası uzak bir ülkede başlatılan fakat sonlandırılamayan savaşın ağır
bedeliyle boğuşacaktı. Bununla birlikte, teröre karşı açılan savaş tüm İslam alemiyle bir
çatışmaya dönüşebileceğinin tehlikeli işaretlerini vermeye başlamıştı. Yeni-muhafazakar
Manihaist tavırla Bush’un yeni keşfettiği katastrofik kararlılığının harmanı, Amerika’yı tarihi
zirvesinden baş aşağı edip en dibe göndermişti.
Başkanın böylesi 180 derece bir dönüş yapacağını kimse tahmin etmiyordu. Seçim kampanyası
süresince dış politikadan fazla söz etmemişti bile. Clinton’ın performansına karşı yaptığı
eleştirilerin yeni-muhafazakar bir havası olduğu da söylenemezdi. Kampanyası süresince
21
merhamet, ulusal çıkarlar ve alçakgönüllü bir dış politikadan söz etmişti. Baş yardımcıları
olarak seçtiği isimler (Cheney, Powell, Rumsfeld) Baba Bush’un gerçekçilikle şekillenmiş dış
siyasetiyle tutarlılık gösteriyordu. Hepsi yeni başkandan çok daha yıllanmış deneyimli
siyasetçilerdi. Yeni hükümet ilk olarak bitmemiş meselelere odaklanmayı seçti: füze savunma
sistemi, askeri modernleşme ve büyük-güç ilişkileri. Nükleer silahlanma ve terörizm listenin üst
sıralarında bile değildi. Hatta ulusal güvenlik danışmanı Condoleezza Rice olası bir terörist
saldırı istihbaratını ciddiye bile almamıştı.
11 Eylül olayları sonrasında yaşça daha genç ve görüşleriyle çok daha yeni-muhafazakar
sayılacak bir ekip oluşturuldu. Bu kişiler yeni başkanın entelektüel ilham kaynağı olacaktı.
Kritik roller Rice, (Başbakan Yardımcısı Personel Şefi) Lewis Libby ve (Savunma Bakanı
Yardımcısı) Paul Wolfowitz. I. Bush’un ulusal güvenlik konseyi üyesi ve saygın bir akademisyen
olan Rice yeni başkanı dış siyaset konusunda eğiten kişiydi. Kesin hatları olan bir stratejik
perspektife sahip olmasa da Rice uluslararası olaylar karşısında sınıflandırıcı bir algıya sahipti.
Rice’ın başkan üzerindeki ideolojik etkisi Libby ve Wolfowitz tarafından destekleniyordu. Bu iki
kişi Amerika’nın rakipsiz askeri üstünlüğünü hedefleyen 1991 stratejik yaklaşımının da
mimarları arasındaydı. Bu ekip 11 Eylül sonrası yüzeye çıkan ve Irak işgaliyle somutlaşan
insiyatifin ivme kazanmasından da sorumlu oldukları gibi Amerika’nın dünya içindeki rolünü
temelden değiştiren teorisyenler arasında yer alıyordu.
Bush’un üst düzey içişleri danışmanları 11 Eylül’ü siyasi üstünlük elde etmek için kullandı.
Gerçekleştirilen bu saldırıyı mecazi bir savaşın ilanı mertebesine yükselterek başkanlarını
görülmemiş yetkilerle donatıp büyük savaş kumandanı statüsüne yükselttiler. Halkın
vatanseverlik hislerine oynayarak kendi siyasi çıkarlarına alet edip korku ve paranoya
aşılayarak işlerine geldiği gibi davrandılar. 2004 seçimleri planlarını boşa çıkarmadı. Teröre
karşı açılan bitmeyen savaş dış siyaseti şekillendirdiği gibi iç siyasette kullanılan etkin bir araç
halini aldı.
Haliyle Dışişleri ekibinin büyük çoğunluğu güç kullanmaktan yanaydı. Amerika’nın 11 Eylül
saldırganlarına yataklık eden Taliban rejimini ortadan kaldırması sadece bir hak değil bir
gereklilik olarak görülüyordu. Bu görüş uluslararası arenada da çabucak benimsendi. Fakat
atılacak bir sonraki adım konusunda bir fikir ayrılığı gelişti. Wolfowitz hemen ardından Irak’a bir
operasyon düzenlenmesi gerektiğini açıkça ilan etmişti. Böyle bir girişimin büyük risklerini
düşünen Powell buna şiddetle karşı çıktı. Fakat (o zamanlar kamuoyunun bilgisi dışında) Bush
Powell’ı kenara çekti ve tempoyu düşürmemesi için ciddi şekilde uyardı. Powell’ın olayla ilgili
görüşü bu noktadan sonra muğlaklığını koruyacaktı.
Bunu takip eden süreçte Bush 11 Eylül’ün kendisi için özel bir misyon olduğunu defalarca
yineledi. Bu inanç ona küstahlık sınırlarında gezinen bir özgüven kazandırdı ve ilkel bir
dogmacılığa yenik düşmesine neden oldu. Başkanın metin yazarları bu fırsatı kaçırmadı ve
halka yaptığı konuşmalara kaba ve düşüncesiz vecizeler entegre ettiler. Bunların bazıları
islamofobik demagoji sınırlarına bile dayanıyordu. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (UGK) bu
metinlerde üstlendiği geleneksel rolün sona erdiğini düşünmek yanlış olmaz.
Bununla birlikte, 2002 yılı içerisinde UGK’nın başkana ulaşan istihbarat bilgilerini dikkatli ve
gerçekçi bir süzgeçten geçirmeyi kapsayan geleneksel rolünün de bittiğini eklemek yanlış
olmayacaktır. Rice’ın kendisi bile Irak’ın kitle imha silahına sahip olduğu görüşünün aleni bir
destekçisi gelmişti. Cheney ve ekibi CIA analiz uzmanlarını en iyi ihtimalle birer hipotezden
öteye gitmeyen bilgilerin, halka su götürmez gerçekler olarak lanse edilmesi konusunda
sıkıştırıyordu. Bunların ötesinde Savunma Bakanlığı Irak’ta kendine ait bir istihbarat birimi
kurdu. Bu birim başkan ve yardımcısının halka beyan ettiği yalanları tahmin edilebileceği üzere
istisnasız olarak desteklemekteydi.
Savaştan yana olan başkan ve en kötü durum senaryosu çığırtkanlığı yapan yardımcısı
sayesinde 2002 başlarında Irak’a askeri harekat başlatma konusunda fiili oybirliği sağlandı.
Aynı yılın sonlarına doğru Bush, BM desteği peşinde koşarken Blair ile yaptığı bir görüşme
sırasında savaşı başlatacak bir bahane olarak kasti askeri provokasyon yoluna gitmekten bile
22
söz etmiştir. Bir başkan sıfatıyla böylesi bir şey teklif etmek bile yasaları hiçe saymak anlamına
gelir.
Bunu takip eden 3-4 yıl boyunca Irak meselesi diğer tüm dışişleri politikalarını bastırdı. Bush’un
vurdumduymaz liderlik anlayışının bedeli ABD için küçümsenecek gibi değildir.
2001-2008 Dönemi Uluslararası Kronoloji:
2001 – Bush’un Putin’le ilk görüşmesini gerçekleştirmesi; ABD-Çin arasında casus uçağı krizi
gerilimi ; Kyoto Protokolü’nün Senatoya sunulmaması; 11 Eylül Saldırıları, teröre karşı savaş
ilan edilmesi; NATO’nun ABD’yi desteklemek adına kolektif savunma taahhüdünde bulunması;
ABD’nin Taliban rejimini Afgan yönetiminden indirmesi; DTÖ görüşmelerinin başlaması, Çin’in
üyeliğe kabul edilmesi.
2002 – Darfur’da şiddet. Bush’un K. Kore, İran ve Irak’ı “şer ekseni” olarak adlandırması; ABD
desteğiyle İsrail’in Filistin Yönetimini ezmesi ve Arafat’ın izole edilmesi. Euro para biriminin
tedavüle girişi; Bush’un Irak’ta güç kullanmak konusunda kongre onayı alması; K. Kore’nin
nükleer tesislerini sadece ABD ile müzakere edeceğini açıklaması; Rusya tarafından İran’ın ilk
nükleer santrali inşasına başlanması.
2003 – İsrail’in 1967 sınırlarının ötesine geçerek güvenlik duvarının inşasına başlaması;
Türkiye’nin topraklarını ABD güçlerinin Irak’a karşı mevzi olarak kullanmasını reddetmesi; Irak
güçlerinin ABD ordusu tarafından kısa sürede ezilmesi ancak iddia edilen kitle imha silahlarının
bulunamaması; K. Kore’nin Nükleerleşme Karşıtı Anlaşmadan çekilmesi; ABD’nin bölgesel
cevap talep etmesine karşın Rusya ve Çin’in BM’nin kararı kınamasına engel olması; NATO’nun
Afganistan’da görev alması; K. Kore’nin nükleer programıyla ilgili 6’lı görüşme tasarısını
açıklaması; İran’ın uranyum zenginleştirme programından vazgeçtiğini açıklaması; Libya’nın
nükleer programını sonlandırması.
2004 – 6’lı görüşmelerin başlaması; Madrid terör saldırıları gerçekleşmesi; Ebu Gureyb
skandalının patlak vermesi; İran’ın uranyum programına kaldığı yerde devam edeceğini ilan
etmesi; Irak’ta ABD işgaline direniş ve mezhep çatışmalarının ivme kazanması; NATO’ya
eklenen 7 yeni üyelik; İran’ın AB ile olan anlaşması gereği uranyum zenginleştirme programına
ara vermesi; Ukrayna’da Turuncu Devrim; Güney Doğu Asya’da Tsunami felaketi.
2005 – Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesi; ABD Dışişleri Bakanı’nca İran ve K. Kore’nin
despotluk sistemi olarak lanse edilişi; M. Abbas’ın Filistin Yönetiminin başına geçişi, ikinci
intifadanın sonlanması, İsrail’in Gazze’den çekilmesi; Ahmedinejat’ın İran başbakanı seçilmesi;
Londra terör saldırıları; K. Kore’nin nükleer silah sahibi olduğunu ilan edişi; 6’lı görüşmelerin
yeniden başlaması; Hollanda ve Fransa halklarının AB anayasasına red oyu vermesi; Irak’taki
mezhep çatışmalarının daha da derinleşmesi.
2006 – Bush’un Hindistan’ı nükleer ülkeler grubuna dahil etmesi; ABD ve Avrupa tarafından
İran’a anlaşma veya yaptırım uygulama seçeneğini sunulması; Irak ve Filistin’de artan şiddet,
Lübnan’da şiddet olayları, Afganistan’da şiddetin tekrar bir sorun halini alması.
Yeni-Muhafazakar Hayallerin Yıkılışı
2006’ya gelindiğinde halihazırda gücünü yitirmiş Saddam devrilmişti fakat savaşın maliyeti
tahammül edilemez bir noktaya gelmişti. Bu maliyetin ne olduğu zaten pek çoğumuz tarafından
bilinmektedir:
1. Savaş ABD’nin küresel duruşunu tepetaklak etmiştir. 2003’e kadar dünya ABD
başkanının söylediklerine inanmaya alışmıştı. Belli bir konuda somut bir gerçekten söz
ettiğinde insanlar bu gerçeklerden emin olduğunu düşünürdü. Fakat Bağdat düştükten
iki ay sonra bile Bush hala inatla kitle imha silahlarını bulduğunu iddia ediyordu. Bunun
bir sonucu olarak ABD’nin uluslararası önem taşıyan diğer konularda geçerli bir
savunma ortaya koyabilmesi neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Güvensizlik, ABD’nin
uluslararası meşruiyetini de baltalamıştı. Bu bir ulusun “yumuşak kuvvet” kullanmasında
önemli bir gereçtir. Meşru olarak algılanmayan kuvvet daha zayıf kalır ve isteneni elde
etmek için daha fazla kuvvet kullanılmasını gerektirir. Yumuşak kuvvet kaybetmek kaba
kuvvetin de etkinliğini kaybettirir. ABD’nin meşruiyetini ciddi şekilde zedeleyen başka
bir unsur, Ebu Gureyb ve Guantanamo hapishaneleridir. Dahası bu savaş ABD’nin
küresel liderlik statüsünü lekelemiştir. Eylemleri müttefiklerini bölmüş, düşmanlarını
birleştirmiş, rakipleri için büyük fırsatlar yaratmıştır.
23
2. Irak’taki savaş jeopolitik bir felakettir. Kaynakları ve ilgiyi terörist tehlikeden
uzaklaştırmıştır. Bunun bir sonucu olarak Afganistan’da elde edilen başarı uzun
sürmemiş, Taliban tekrar güçlenmiş ve El Kaide için olası yeni sığınaklar yaratmıştır.
Benzer bir eğilim Somali’de de göze çarpmaktadır. Siyasi olarak istikrarsız bir gidişat
sergileyen Pakistan’da da durum daha karmaşık bir hal almıştır. Savaşın neden olduğu
insani kayıplar da giderek artmaktadır. ABD kendi askeri söz konusu olduğunda ölü ve
yaralı sayısını çok detaylı bir şekilde tutarken onbinler seviyesine ulaştığı tahmin edilen
ve sivilleri de kapsayan Irak’lı kayıplar hakkında hiçbir resmi kayıt yoktur. İşin parasal
maliyetinin kabaca 300 milyar dolar mertebesine eriştiği hesaplanmaktadır. Dolaylı
kayıplar kat kat fazladır. Bunun etkisi elbette sadece ABD askeri gücüyle sınırlı kalmaz,
ekonomik boyutu da çok vahimdir. ABD karşıtı hisler Orta Doğu’da baskınlaşmaktadır.
Siyasi açıdan radikal ve köktendinci güçlerin popülerliği artmakta ve geleneksel olarak
ABD yanlısı olan rejimleri tehlikeye sokmaktadır. Irak’ın yok edilişi bölgesel anlamda
İran’la başa çıkabilecek tek gücün de yok olması anlamına gelir. Bu bölgedeki en büyük
ABD düşmanının ekmeğine yağ sürmektedir. Jeopolitik anlamda savaş ABD için kayıp,
İran için bir kazanımdır.
3. Irak’a açılan savaş ABD’ye karşı terörist tehdidi güçlendirmiştir. İlk zafer çığlıklarının
dinmesi ve savaşın baş gerekçesi olarak gösterilen kitle imha silahlarının bulunmaması
ardından süregelen çatışma “teröre karşı savaşta ana cephe” olarak yeniden
tanımlanmıştı. Başka bir deyişle ABD işgaline karşı gelen Iraklılar “terörle” uzaktan
yakından ilgisi olmayan bir savaşın doğrudan hedefi haline geldiler. Başkan’a göre ABD
savaşı sonlandıracak olsaydı Irak’lılar bir şekilde Atlantiği aşıp ABD topraklarında
terörist faaliyetlerde bulunacaktı. Belirgin bir düşmandan yoksun fakat güçlü bir biçimde
İslam karşıtı imalar içeren bu savaş, İslam toplumları arasında ABD karşıtlığını eşi
görülmemiş bir seviyeye yükseltti. Bu gelişme Amerika veya kadim ortağı İsrail’e karşı
organize edilecek terörist saldırıları için fedai istihdam edebilmeyi kolaylaştırdı, radikal
düşünceyi besledi; yabancılara karşı siyasi düşmanlığı, kafirlere karşı dini husumeti
derinleştirdi. Bunun etkisiyle İslami radikalleşmeden kendisi korkan ılımlı İslam
kesiminin terör hücreleriyle mücadele edebilme kabiliyeti sınırlandı.
Önce teröre, ardından Irak’a karşı başlatılan savaşın tuhaf şekilde tarif edilişi, bu girişimin
dünya kamuoyu tarafından en başından haksız bulunmasına neden oldu. Savaşla geçen iki yılın
sonunda ABD halkının büyük çoğunluğu bile rahatsızlığını dile getiriyordu. Hükümetteki şahinler
dahi ABD’nin dünyadaki duruşunun inanılmaz şekilde zarar gördüğünü inkar edemez hale geldi.
Afganistan’daki başarıyı Irak’ta bir felakete dönüştüren politik kararları şekillendiren 3 temel
inanış vardı. Bunların hepsi Bush yönetimi tarafından içselleştirilmiş ve yeni-muhafazakar
dünya görüşünden türetilmişti:
1. Orta Doğu kökenli terörist faaliyetler spesifik siyasi çatışmalardan veya yakın tarihten
bağımsız olarak çok daha derinlere nüfuz etmiş nihilist bir nefreti yansıtıyordu.
2. Başta Araplar olmak üzere bölgesel siyasi kültür her şeyden öte güce saygı duyardı; bu
da bölgenin süregelen sorunlarını kalıcı olarak çözmek için ham ABD gücünün
uygulanmasını kaçınılmaz kılıyordu.
3. Seçime dayalı demokrasi dışarıdan dayatılabilirdi. Araplar, yabancı bir gücün kültürel ve
dini baskısı altında olsalar bile özgürlükten nefret ederken bir anda hayranı olabilirlerdi.
Bu yanılgıların üstüne, Bush’un sık sık ortaya attığı iddianın aksine ABD’ye karşı derinleşen
husumetin temel nedeni olarak bölgedeki Müslümanların özgürlüğe duyduğu nefret değil,
yüzleştikleri baskıcı Amerikan gücünün her geçen gün eski İngiliz sömürgeci geçmişe ve yakın
dönem İsrail politikalarıyla daha fazla benzerlik gösteriyor olması eklenmiştir. Gerçekten de
ABD’nin 2003’ten beri benimsediği yaklaşım, 1920-30 yıllarında bölgedeki İngiliz varlığına
fazlasıyla yakın durmaktadır. Günümüzdeki fark bu olayların çok daha zor bir dönemde
süregelmesidir. 20. yy başında Orta Doğu Osmanlı idaresinden yeni kurtulmuştu fakat halen
sömürge olarak varlığını sürdürüyordu. Ulusal özgürlük fikirleri çok dar bir kesimle sınırlıydı ve
yabancı karşıtlığı henüz alevlenmemişti. Günümüz koşullarıysa bundan çok farklı. Amerikan
himayesi sadece hoş karşılanmamakla kalmıyor aynı zamanda büyük bir kesim bu duruma
içerlemekte. Sorunu daha da derinleştiren tarihi perspektiften yoksun bir hükümetin neden
olduğu savaştan öte Amerikan uygulamalarının psikolojik ve hatta görsel olarak İsrail
24
tutumuyla benzerlik göstermesidir. Tam donanımlı ABD askerlerinin kapıları kırıp dehşet
içindeki aile fertleriyle yüzleşmesi, erkeklerin zincirlenip tartaklanarak açıklama yapılmadan
alınıp götürüldüğü görüntüler hafızalara kazınmaktadır. Bunlar İsrail’in Filistin’de yaptıklarından
farksızdır. Bunları izleyen milyonlarca Müslüman’ın, El Kaide’nin ABD emperyalizminin
yayılmacı Siyonistlerle danışıklı dövüş içinde olduğu savlarına daha yoğun bir biçimde
inanmasına neden olmaktadır.
Özetlemek gerekirse, ABD İsrail’in Arap komşularıyla yaşadığı ikilemi çok daha geniş bir
ölçekte deneyimlemektedir. Her ikisi de sadece kendi hedef ve çıkarlarına uygun tek taraflı bir
çözümü hayata geçirecek bir yöntemden yoksundur. İngilizler bunu erken bir aşamada fark
edip Orta Doğu’yu terk etmişti, Fransızlar bunu ancak Cezayir’le savaştıktan sonra anlayabildi.
Amerika aynı dersi Irak ve Afganistan’da isteksiz de olsa almaktadır.
ABD’nin bu olayın çözümü olarak bölgede hızlı demokratikleşmeyi empoze etmesi aynı oranda
hatalıdır. Tarihe bakıldığında demokratikleşmenin uzun bir süreç olduğunu görmek zor değildir.
Bu süreç hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, güç dengeleri üzerinde önce kanunların ve
sonra anayasanın geliştirilmesini gerektirir. Öte yandan, demokrasinin dışarıdan ani bir şekilde
zorla gelmesi yukarıda söz edilen kavramları sindirmemiş toplumlar arasında önce çatışmaya
ve sonra şiddete neden olmaktadır. ABD’nin bu alandaki dar görüşlü yaklaşımı aynen bu
sonuçları doğurmuştur. Sadece Irak’ta değil aynı şeyler Filistin, Mısır ve Arabistan’da da
olmuştur. Elde edilenler istikrarı sağlamamış tersine sosyal gerilimleri tırmandırmıştır. Bu
girişimler en iyi haliyle müsamahasız popülizme neden olmakta; görünürde demokratik ama
esasında çoğunluğun dahil olduğu despot bir sistem yaratmaktadır.
İşin kötüsü, Orta Doğu’da demokratikleşmenin ateşli savunucuları bundan bihaber olamaz. Bu
karakterler demokrasiyi yayma girişimini güç kullanmak için etkin bir silah olarak görmektedir.
Yukarıda söz edilen üç temel algı hatası, Amerikalıları bu geniş bölgede ABD askeri
müdahalesinin uzun vadeli sonuçları hakkında ciddi şekilde düşündürmelidir. Irak’ta meydana
gelenler ve İsrail’in yüzleştiği giderek derinleşen ikilemler Amerika’nın küresel pozisyonunu
derinden tehdit edecek zorlukların bir habercisi niteliğindedir. “Küresel Balkanlar” olarak
adlandırdığım bölge ABD’nin iyice saplanacağı bir bataklık halini alabilir.
Güçlenen Amerikan karşıtı görüşler ışığında kendilerini ABD’nin rakibi olarak gören ülkelerin bu
durumdan faydalanma girişiminde bulunması kaçınılmazdır. Rusya ve Çin arasında giderek
gelişen ortaklık bu ihtimalin olanaksız olmadığının en iyi kanıtıdır. Siyasi istikrar ve güvenilir
müşteriler peşinde olan Orta Doğu petrol üreticileri kolaylıkla Çin’e yaklaşabilir. Bush
Amerika’sının aksine Çin, demokrasiden önce siyasi istikrara önem vermektedir. Orta Doğu’nun
Çin’e yaklaşması Avrupa’nın Amerika ile olan bağlarını zayıflatabilir ve Atlantik toplumunun
üstünlüğünü tehlikeye düşürebilir.
İşte tüm bu nedenlerden ötürü Amerika bulaştığı durumdan hemen ders çıkarmaya bakmalıdır
ve Orta Doğu’ya ve dinamiklerine olan bakış açısını kökten değiştirmelidir. Irak savaşı her
anlamda bir felakete dönüşmüştür ve Bush hükümeti icraatlarının tarihi bir başarısızlık olarak
damgalanmasına neden olmuştur.
Savaş kısa sürede sonlandırılsa bile gelinen durumu değiştirmek çok zaman alacak ve
inanılmaz emek gerektirecektir. Belki de Irak savaşının tek avantajı yeni-muhafazakar
hayallerin yıkılması olmuştur. Savaş daha başarılı gitseydi ABD belki bugün Suriye ve hatta
İran ile savaşa girmiş olurdu.
Dünyanın Kalanı
11 Eylül olayları Bush’un İsrail-Filistin ilişkilerine dair ABD politikasını da temelden
değiştirmesinin önünü açmıştır. Clinton’ın İsrail’e ılımlı yaklaşımı Bush döneminde ayyuka
çıkmıştır. Bush başkanlığı boyunca İsrail savlarını destekleyen bir duruş benimsemiştir. Bu tavır
kısa sürede Arafat’ın siyasi arenadan tecrit edilmesi, İsrail’in Filistin üzerinde fiziksel baskı
uygulaması, ABD’nin Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin genişlemesine duyarsız kalması ve
İsrail’in insani kayıpları göz ardı ederek suikastlar düzenlemesiyle başka bir boyut kazanmıştır.
25
2002’de Arabistan önderliğindeki Arap Birliğinin, 1967 sınırlarına göre barış tesis edilmesine
karşılık İsrail’le normal diplomatik ve ticari ilişkiler ve güvenlik taahhüdü önermesi büyük ve
değerlendirilmesi gereken bir fırsattı fakat barış umutları İsrail sivillerine karşı düzenlenen kanlı
bir terörist eylemle başlamadan bitti. İsrail’in bu olaya cevabı tüm Batı Şeria’yı kapsayan
şiddetli bir askeri harekat oldu. Filistin Yönetimi işlevselliğini yitirmişti. Bush’un İsrail’e tam
destek vermesi müzakerelerde artık özerk bir Filistin tarafının olmaması anlamına geliyordu.
ABD-İsrail ittifakının karşılığında Amerika, nihayetinde iki-devletli bir çözüm önerisi konusunda
İsrail’in rızasını aldı. İsrail’in yeni bir Filistin devleti ile beraber var olacağı bu önerinin hayata
geçme tarihi 2005 olarak belirlendi fakat yine İsrail’in tercihleri doğrultusunda bu süreci
şekillendirecek parametreler kesinleştirilmedi.
Bölge genelindeki algı Bush ve Şaron’un zamana oynadığı yönündeydi. Takip eden seneler
yarım ağızlı ABD barış inisiyatiflerine, Filistinlilerin düzenli terörist saldırılarına, buna misilleme
olarak girişilen şiddetli İsrail harekatlarına ve İsrail yerleşimlerinin genişlemesine tanık oldu.
Irak savaşı başladıktan bir sene sonra Filistin devletinin kurulması fikri rafa kaldırılmış gibiydi.
Filistin’in çıkarlarıyla örtüşen tek şey Şaron’un Gazze’den çekilme önerisi gibi duruyordu. Bush
bunu “Filistinlilere yeniden yapılanmış, adil ve hür bir hükümet kurma şansı” olarak lanse etti.
Fakat Filistin devletinin kuruluşu için bir tarihten söz edilmemişti. Bush’un buna yeşil ışık
yakması böylesi bir devlet kurulana kadar İsrail’in kendi çıkarlarının kapsamını genişletmesi için
daha çok zamanı olduğu anlamına geliyordu. İsrail bu fırsatı kaçırmadı ve 1967 sınırlarını hiçe
sayan bir güvenlik duvarının inşasına başladı.
Bush’un başkanlığı döneminde ABD’nin Orta Doğu politikası tam anlamıyla kendi ayağına
kurşun sıkmıştır. Kendi hallerine bırakıldıklarında İsrail ve Filistin arasında bir barış tesis
edilemeyeceği ve komşularından kat kat güçlü olsa da İsrail’in sadece kaba kuvvet kullanarak
kalıcı bir çözüme ulaşamayacağı gerçekleri görmezden gelinmiştir. Böylesi bir çözüm kabul
görmeyecek, husumete neden olacak ve bitmek bilmeyen bir terör dalgasını körükleyecekti. Ve
herşey tam da öyle oldu. Amerika’nın bölgesel çıkarları zarar görmeye devam edecekti.
ABD’nin arabuluculuktan apaçık İsrail taraftarlığına geçiş yapması olayları şekillendirme yetisini
elinden aldığı gibi İsrail’in uzun vadeli güvenliğini de tehlikeye atmıştır. ABD giderek
radikalleşen bir bölgeye daha da batmaktaydı. Bu radikalleşme ABD askeri gücünün sınırsız
olmadığını açığa çıkarıyordu. Öte yandan İsrail’in güç kullanarak yerleşimlerini genişletme ısrarı
bu uğurda hayatını feda edecek Arap kökenli insanların sayısını ciddi oranda arttırdı.
2006’ya gelindiğinde ABD ve İsrail’in, birlikte veya tek başına Orta Doğu’yu kendi istekleri
doğrultusunda yeniden şekillendiremeyeceğini anlamış olması gerekiyordu. Bölge çok büyüktü,
insanları çok daha gözü karaydı ve bu ikiliye olan kızgınlıkları katlanmıştı.
İnanılmaz hatalarla dolu ABD duruşu iki uzun vadeli tehlikeyi beraberinde getiriyordu: Amerika
zaman içinde tüm Arap dostlarını ve dolayısıyla tavırlarını şekillendirme kabiliyetini yitirecek;
belki de sonunda Orta Doğu’dan tamamen sürülecekti. İsrail ise bitmek bilmeyen çatışmalara
bulaşacak ve belki de sonunda kendi mevcudiyetini tehlikeye sokacaktı. Dahası, Amerika iç
siyaset dinamikleri dikkate alındığında, bu riskler İsrail’in karşılaştığı tehditleri kontrol altına
alabilmek için ABD askerinin bölgedeki varlığını genişletmesini gerektirecekti.
Bush idaresi altında ABD-İran ilişkilerinde de gerginlik tırmandı. ABD bu ülkeyi “şer ekseni”nin
bir üyesi, terörizmin destekçisi, İsrail ve hatta Amerika’nın güvenliğine ciddi bir tehdit olarak
görüyordu. Bu katı yaklaşım İran’ın 2003’te nükleer konular ve İsrail-Filistin çatışmasına bir
çözüm dahil güvenlik ve ekonomi konularını içeren kapsamlı bir diyalog çağrısını ABD’nin net
bir şekilde reddetmesine neden oldu. Ülkeye karşı uygulanan dışlama politikası İran rejiminde
aşırı tutucu unsurların güçlenmesine ve nükleer programını devam ettirme isteğinin artmasına
neden oldu.
İki önemli unsur ABD’nin 2006 Baharında duruşunu kapsamlı şekilde gözden geçirmesine yol
açtı: Irak’taki savaşın külfeti karşısında İran’a karşı güç uygulanması cazibesini yitirmekteydi.
26
Buna ek olarak K. Kore örneğinde olduğu gibi, bir ülkenin nükleerleşmesine karşı uygulanan
münferit girişimlerin sonuçsuz kaldığına dair bir farkındalık hali belirmişti.
Bölgesel baskılar karşısında ABD, K. Kore’ye bakışını daha 2004’te değiştirmek zorunda
kalmıştı. Ne Çin ne de Rusya, ABD’nin K. Kore’yi dışlama politikasını takip etmeye eğilimli
değildi. ABD, kabul edilebilir bir sonuca varmak için tek yolun bölgesel güçlerin dahil olduğu
çok yönlü bir girişim olduğunu kabullendi. ABD, Çin, Japonya, Rusya, Güney ve Kuzey Kore’nin
dahil olduğu 6’lı Görüşmeler Uzak Doğu’nun güvenliği için uluslararası bir iskeletin gerekliliğini
kanıtlar nitelikteydi.
Aynı mantık, çok isteksizce olsa da İran için benimsendi. İran’la müzakere fikri hükümetteki
yeni-muhafazakar fanatikleri çılgına çevirdi fakat askeri gerçekler ve siyasi endişeler teşvik ve
yaptırımlar içeren ciddi bir diyaloğun tesis edilmesi görüşünü güçlendirdi. Bununla birlikte Orta
Doğu’da süregelen dengesizlik hali daha militan bir seçeneğin hiçbir zaman tamamen rafa
kaldırılmasına izin vermedi.
İran gerçeği, Bush hükümetinin bile gerçeklere dayalı siyasete olan ihtiyacından sonsuza dek
kaçamayacağını ima ediyordu. “Başka yeni gerçeklikler” yaratmakla geçen 5 yılın faturası çok
ağırdı. Irak’taki durum bazı konuları gözden geçirme gerekliliğini kaçınılmaz kıldı. Bunların
başında transatlantik saygının yeniden tesis edilmesi ve daha derin stratejik işbirliği
gelmekteydi.
Gerçeklere dayalı uyarlamalar ABD’nin Rusya ve Çin ile olan ilişkileri için de gerekliydi. Rusya
Orta Doğu konularında giderek daha fazla danışılan, NATO ile yapıcı bir ilişki içine çekilmesi
gereken, bir aşamada DTÖ’ye alınması şart olan ve hatta G7 zirvelerine dahil edilmesi mantıklı
olan bir ülke halini almıştı. Öte yandan Çin’in Doğu Asya’da gelişen rolü, ABD ile olan büyüyen
ticaret ilişkileri 2001’de DTÖ’ye kabul edilmesiyle sonuçlanmıştı. Çin 6’lı Görüşmelerin
içindeydi. Hemen ardından İran nükleer programıyla ilgili uluslararası görüşmelere taraf
olmuştu. Çin dünyanın önemli güçlerinden biri olarak anılmaya başlanmıştı. Her şeyden
önemlisi stratejik olarak giderek yakınlaşan Rusya ve Çin ilişkilerine dikkat vermek
gerekiyordu. Bush, ABD-Çin ilişkilerini belli bir seviyede sürdürme kararlılığını göstermişti fakat
gerçek şu ki dışişlerini ilgilendiren birçok önemli konuda Rusya ve Çin çok daha yakın bir duruş
sergiliyordu. İki ülkenin çıkarları son zamanlarda çok daha örtüşür hale gelmişti. Her iki rejim
de Amerika’nın demokrasiyi dayatma tavrından rahatsızlık duyuyordu. Her halükarda Çin’in
artan önemi ve Rusya’nın toparlanma sürecine girmesi jeopolitik anlamda yeni bir güç ekseni
oluşmasına neden oluyordu. Çinliler sessiz sedasız ABD’nin bölgedeki rolünü ikincil kılacak,
kendi önderliklerinde bir Asya işbirliği toplumunu destekliyordu. Çin’in siyasi ve ekonomik etkisi
Orta Doğu ve Afrika’da da hissedilir olmuştu. Bununla birlikte Brezilya ile ekonomik anlamda
bir yakınlaşma gözden kaçamazdı.
Öte yandan Rusya, Venezuela ile siyasi ve askeri ilişkilerini pekiştirir hale gelmişti. Avrupa’nın
enerji anlamında Rusya’ya giderek daha bağımlı hale gelmesi Atlantik ittifakını tehdit eden
başka bir unsurdu. Rusya ve Almanya arasında planlanan boru hattı projesi bazı Avrupa
ülkelerinde Rusların enerji konusunda şantaj yapabileceği korkusunu doğurmuştu.
Nükleerleşme konusunda ise ABD, Hindistan’ın nükleer güç olmasına müsaade etmekle
kalmayıp destek vererek K. Kore ve İran’ın nükleer programlarına sınırlama getirebilme kozunu
neredeyse tamamen yitirmiştir. ABD’nin Hindistan’ın nükleer silah kapasitesini geliştirecek bir
anlaşmaya imza atması bugüne kadar bu alandaki çalışmalarını asgaride tutan Çin için rahatsız
edici olacaktır. Hindistan’ın güçlenmesiyle Pekin’in konuya bakışının bir hayli değişmesi uzak bir
olasılık değildir.
ABD’nin nükleerleşmeye karşı tutunduğu taraflı yaklaşımın, Çin’in uluslararası sistemin genel
yapısını yeniden şekillendirme girişimlerini hızlandırmasına neden olacağı beklenmektedir.
Etkisi arttıkça Çin, kendini küresel bir oyuncu olarak görecek ve ABD tarafından yaratılmış
oyunun kurallarına uyma zorunluluğu hissetmeyecektir. Barış politikası benimsemesine rağmen
27
Çin mevcut uluslararası düzenlemeleri yeniden şekillendirmek konusundaki istekliliğini açıkça
beyan etmiştir.
Uluslararası rolünü güçlendirmek niyetinde olan Pekin’in Orta Doğu’ya odaklanması şaşırtıcı
olmaz. Bu bölgede baskın olabilmek için Çin, güvenilir bir petrol müşterisi, rekabetçi bir sanayi
ürünleri tedarikçisi ve siyasi olarak samimi bir ortak olacağının altını çizecektir. Son yıllardaki
ABD tavrının aksine Çin, başka halkların dini veya kültürel alışkanlıklarına karşı patronluk
taslayan bir yaklaşım benimsemeyecektir. ABD’nin 11 Eylül sonrasında bölgeye karşı aldığı
tavır değişmezse Çin’in Orta Doğu’daki baskın güç olacağını söylemek yanlış olmaz.
ABD’nin uzun vadeli çıkarlarını zedeleyen diğer konuların başında fakir ülkelere kapsamlı
değişiklik yaratacak yardımı esirgemesi, Kyoto Protokolü başta olmak üzere küresel çevre
tehditlerine karşı kayıtsız kalması sayılabilir. Böyle bir karneye baktığımızda ABD’nin küresel
tecridinin artması ve Bush’un liderlik vasıflarına karşılık olarak dünya genelinde şüpheciliğin
artmasına şaşmamak gerekir.
III. Küresel Lider olarak Bush tarihi fırsatı tamamen yanlış anlamıştır ve sadece 5 yıl içerisinde
ABD’nin jeopolitik konumunu ciddi ve tehlikeli şekilde sarsmıştır. Bush Amerika’yı tehlikeye
atmıştır. Avrupa yabancılaştırılmıştır. Rusya ve Çin ise daha yaptırımcı ve hareketleri daha
uyum içindedir. Asya sırtını çevirmekte ve kendini tekrar yapılandırmaktadır. Bu ortamda
Japonya sessizce kendi güvenliğini garanti edecek bir yol aramaktadır. Latin Amerika’da
popülist ve ABD karşıtı bir siyaset ağırlık kazanmaktadır. Orta Doğu bölünmektedir ve
neredeyse patlamanın eşiğindedir. İslam dünyasında dini ihtiraslar ve emperyalist karşıtı
milliyetçilik yükseliştedir. ABD politikaları küresel çapta bir korku ve hatta nefret kaynağıdır.
Yeni ABD başkanı Amerika’nın meşruluğunu tekrar tesis edebilmek için inanılmaz bir çaba sarf
etmek zorunda kalacaktır. Bununla birlikte siyasi olarak uyanmış ve emperyalist güçlere karnı
tok bir dünyada derinleşen sosyal sorunlara kalıcı çözümler sunmak zorunda kalacaktır.
8 2008 Sonrası ve ABD’nin İkinci Şansı
Küresel liderlerin tamamı da kendi tarihsel duruşunu tanımlamıştır. I.Bush geleneksel istikrarı
korumak için güce ve meşruluğa güvenen bir devlet adamıydı. Clinton, sosyal refahın
savunucusuydu ve ilerlemenin yolunu küreselleşme olarak görüyordu. II.Bush, kötülüğün
güçlerine karşı kendi başlattığı varoluş mücadelesini devam ettirmek için ulusal korkuları
sömüren kötü çocuktu. Buna göre her başkan Amerikan halkının kalbini başka bir yöntemle
kazanmaya çalıştı. Peki;
Amerika nasıl bir liderlik performansı sergiledi?
Tek kelimeyle berbat! Elbette 1991’e kıyasla 2006’da belli alanlarda (örneğin askeri açıdan)
ABD daha fazla güç kazanmış olabilir fakat ülkenin küresel gerçekleri şekillendirme kapasitesi
belirgin şekilde azalmıştır. Küresel lider olarak taçlandırıldıktan 15 yıl sonra ABD siyasi olarak
muhalifleşmiş bir dünyada daha korkak ve tecrit olmuş bir demokrasi halini almaktadır.
Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra ABD politikasının iki fırsatı elinden kaçırdığını söylemek
yanlış olmaz. Bunlardan ilki, ortak stratejik bir gündemi olan Atlantik topluluğunu yaratma
dirayetini gösterememesidir. Bu gerçekleşseydi dünyanın çeşitli yerlerinde barışı sağlamak ve
nükleerleşme sürecinin yayılmasına engel olmak konusunda çok daha etkili olabilirdi. Kaçan
ikinci fırsat, o dönem gördüğü saygınlığı değerlendirmemesi nedeniyle İsrail-Filistin sorununu
kararlı bir duruşla çözüme kavuşturmamasıdır. ABD bunu başarabilmiş olsaydı tüm itibarını
yitirmesine neden olan Irak savaşına girmeyebilir ve belki de sadece Orta Doğu’nun değil
dünyanın nefretini üzerine çekmeyebilirdi.
Amerika’nın ikinci bir şansı olacak mı?
Elbette. Bunun en büyük nedeni Amerika’nın potansiyel olarak oynayacağı rolü dünyada başka
hiçbir ülkenin gerçekleştirecek kapasiteye sahip olmamasıdır. Akıl sahibi IV. Küresel Lider,
ABD’ye karşı az da olsa kalan müsamahayı en iyi şekilde değerlendirmelidir. ABD karşıtı görüş
28
tarihinin zirvesine ulaşmış olsa da sorumluluklarının ve halkların yüzleştiği zorlukların farkında,
dış ilişkilerinde dayatma yerine karşılıklı uzlaşmaya dayalı yeni bir yaklaşım sergileyen bir
Amerika dünya insanını kendine tekrar çekebilme şansına sahip olabilir. Bunun kolay
olmayacağının herkes farkındadır. ABD’nin siyasi güvenilirliğini ve meşruluğunu tekrar
kazanması olağanüstü emek ve büyük bir beceri gerektirecektir. Yeni başkan ABD’nin yakın
tarihteki başarılarından ve daha önemlisi hatalarından stratejik anlamda büyük dersler
çıkarmalıdır. Spesifik siyasi konulardan öte ABD’nin gelecekte dünya lideri olarak kabul görmesi
aşağıdaki çok karmaşık sorulara verilecek cevaplara bağlıdır:
1. Amerikan sisteminin yapısı: Amerikan sistemi sadece ABD’nin çıkarlarını değil aynı
zamanda dünya çapında güvenliği ve refahı ileriye taşıyacak küresel bir politikayı
geliştirecek ve sürdürebilecek kapasiteye sahip mi?
2. Beklentilerin arttığı bir dünyada Amerikan sosyal modeli: Amerikan toplumu, küresel
lider rolünü sürdürebilmek adına dünyanın kalanındaki eğilimleri dikkate alıp kendi
yaşam tarzını belli oranda gözden geçirme ve değişime göre yeniden uyarlama iradesini
gösterebilir mi?
3. Amerika’nın dünyanın yeni halini kavrayabilmesi: Amerikan halkı küresel siyasi uyanış
devrinin kendisi için gerçekten ne anlama geldiğini idrak edebiliyor mu?
Dış Siyaset Geliştirme Süreci
ABD’nin uzun vadeli küresel liderliği tesis etmesi ve sürdürebilmesi önünde bazı yapısal
engeller bulunmaktadır. Amerika günümüzde dünya ile iç içe geçmiş durumdadır. Fakat
başındaki liderler değişen yurt içi atmosfere duyarlı olmakla birlikte sürekli evrilen yurt dışı
dinamikleri algılamakta genellikle geç kalmaktadır. Dünya çapında etkinliği olan politikaların
geliştirilmesi ağırlıklı olarak yurtiçi uyaranlara verilen bir yanıt niteliğindedir. Bunun ötesinde,
küresel stratejiler geliştirmek için yasama ve yürütme organlarının ortak çalıştığı
kurumsallaşmış bir mekanizma olmayışı sorunu derinleştirmektedir. Bu yönde bir çalışma
yapılması faydalı olacaktır. ABD dış politikasının satılık olduğuna dair geniş kitlelere yayılmış
kanının de değiştirilmesi elzemdir. Amerika’daki dış bağlantılı lobilerin ne kadar güçlü ve bazı
kararlar da gereğinden fazla etkin olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu gerçekler dış siyaset
anlayışının bölünmesine neden olmakta ve Amerika’nın ulusal çıkarlarına zarar vermektedir.2
Örneğin Yahudi lobisi baskısıyla ABD’nin İsrail-Filistin ihtilafında tarafsızlığını koruyamamasıdır.
Yasama ve yürütme organları arasında daha sistematik bir planlama ve danışma sürecine ek
olarak lobi faaliyetlerinin daha sıkı kurallara tabi olması gerekmektedir. Bu kapsamda harici
güçlerin ABD içindeki dış siyaset lobilerini destekleme ve mali olarak beslemesinin önüne
geçilmelidir. Dahası, lobilerin kendileri daha yakın denetime alınmalı ve parasal faaliyetleri
hakkında hesap vermek durumunda olmalıdırlar.
Amerikan Sosyal Modeli
Aşırı tüketim, maddiyata ve rahata düşkünlük, sosyal dejenerasyon ve toplumun dünyanın
kalanına karşı ilgisizliği ABD’nin etkin küresel liderlik adına dünya çapında albenisi olan bir
platform yaratmasını zorlaştırmaktadır. Liderlik görevini üstlenebilmesi için Amerika’nın küresel
gerçeklere hassas olması yeterli değildir. Ülke olarak Amerikan sosyal modelinin temel
hatalarını düzeltmesi gerekmektedir. Bazı kesimlerin daha önce önerdiği gibi bu yönde atılacak
önemli adımlardan biri her genç Amerikalı için belli bir dönemi kapsayacak bir çeşit zorunlu
hizmet sistemini tesis etmek olacaktır. Küresel çıkarlara hizmet edecek zorunlu hizmet dönemi,
ABD’nin akılcı ve samimi küresel liderlik vasıfları için elzem olan sivil bilincin artmasına yol
açacaktır. Bu görev gençlerin idealist güdülerini tatmin edeceği gibi daha büyük ve
bireysellikten uzak bir amaç için çalışmanın ne demek olduğunu öğretecektir. Böylesi bir hamle
ABD’nin yapması gereken uzun vadeli sosyal seçimler hakkında toplumun belli bir bilince
erişmesine yardımcı olacaktır.
2 Özetleyenin notu: Bu konu Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Örnek vermek gerekirse ilki, 1974 yılında
ADB’nin Yunan lobisi etkisi altında Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosudur. İkincisi ise Ermeni lobi faaliyetleri
nedeniyle gündemimizden hiç düşmeyen sözde soykırım tasarısının senatodan geçme tasarısı ve T.C.’ye uygulanan
baskı ve potansiyel yaptırımlardır.
29
Yapıcı bir küresel politika hayata geçirmek için ABD’nin bilinçli ve eğitilmiş bir topluma sahip
olması gerekir. Fakat ne yazık ki böylesi bir görevi olan ülkenin vatandaşları dünyanın kalanına
tarif edilmez bir ilgisizlikle yaklaşmaktadır. Halkın çoğunluğu dünya tarihi ve coğrafya hakkında
hiçbir şey bilmemektedir. ABD üniversite öğrencilerinin sadece %1’i yurt dışında eğitim
almaktadır. Gençlerin çoğu diğer dünya ülkelerinin nerede olduğundan bile habersizdir.
National Geographic tarafından yapılan bir ankete göre genç ABD’lilerin %85’i Irak ve
Afganistan’ın, %60’ı İngiltere’nin ve %29’u Pasifik Okyanusu’nun yerini haritada
gösterememektedir! Toplumsal ilgisizlik ve cahillik, korku ile kolayca bütünleşmekte ve ABD’nin
dünya düzeninde ne yapması gerektiğine dair herhangi bir tartışma ortamının oluşmasına engel
olmaktadır. Yeni dönemde ABD başkanı temel eğitime büyük önem vermek durumundadır.
Başkan, ABD’nin küresel sorumluluğu hakkında topluma daha sık hitap etmelidir. Kullandığı dil
korku yaratmamalıdır, bilinç yaratmak ve problem çözmekten yana tavır almalıdır.
Küresel Siyasi Uyanış
Günümüz huzursuz dünyasında ABD, evrensel insan onurunu tesis etme arayışıyla kendini
bütünleştirmelidir. Bu onur ve haysiyet içinde özgürlüğü ve demokrasiyi barındırmalı; kültürel
çeşitliliğe saygı duymaya ve insan hayatında süregelen eşitsizliklerin üstesinden gelmeye
kendini adamış olmalıdır. Siyasi uyanış coğrafi anlamda küresel düzeye ulaşmıştır. Sosyal
ölçekte çok daha kapsamlı, demografik profil olarak çok daha gençtir. Okuma-yazma oranının
artması, iletişim olanaklarının yayılması gibi nedenlerden ötürü ani siyasi hareketlenmeye,
ilham kaynaklarının birden değişebilmesine çok daha yatkındır. Bunun sonucu olarak modern
popülist siyasi tutkular, birleştirici bir doktrinin yoksunluğunda bile çok uzaktaki hedeflere
yönelebilmektedir. ABD küresel siyasi uyanışın hedefi olma tehlikesinin üstesinden gelmek için
kimliğini evrensel insan haysiyetini temel alarak oluşturmalıdır. Evrensel insan haysiyeti,
özgürlük ve demokrasiyi kapsar ama bununla sınırlı kalmamalıdır. Buna ek olarak sosyal
adalet, cinsiyet eşitliği ve her şeyden önemlisi dünyada var olan kültürel ve dini mozaiğe saygılı
olmak gelmektedir. Sabırsızca dışarıdan dayatılan bir demokrasinin neden başarısızlığa
mahkum olduğunun başka bir nedeni de bu kavramların görmezden gelinmesidir. İstikrarlı
liberal bir demokrasi aşamalı olarak beslenmeli ve içeriden teşvik edilmelidir.
***
Küresel bir dönemin başlangıcında baskın olacak gücün ruh, içerik ve kapsam olarak gerçekten
küresel çaplı bir dış siyaset benimsemekten başka çaresi yoktur. Amerika’nın evrensel olarak
emperyalizm-sonrası çağda kibirli ve küstah bir sömürgeci, küresel olarak birbirine hiç olmadığı
kadar bağlı bir dünyada bencilce duyarsız, dini anlamda çok çeşitli bir dünya toplumunda
kültürel olarak kendini üstün gören bir ülke olarak algılanması bir facia olacaktır. Böyle bir
durum Amerikan süper gücünün ölüm fermanı olur.
ABD’nin 2008 sonrası dönemdeki ikinci şansını birincisinden çok daha iyi değerlendirmesi
gerekmektedir çünkü üçüncü bir şans olmayacaktır. Amerika gerçek bir Soğuk Savaş sonrası
küresel dışişleri politikasını acilen hayata geçirmelidir. Bunu başarmak olanaksız değildir ancak
bir sonraki başkanın siyasi olarak uyanmış bir insanlığın beklenti ve isteklerini Amerikan
varlığıyla çok mükemmel bir şekilde örtüştürmesi gerekecektir.

joomla visitor

Free business joomla templates