ÇÖKÜŞ - Jared Diamond

“Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır?”
Çöküşten kastettiğim, hatırı sayılır bir bölgede, uzunca bir dönem boyunca nüfus ve veya
siyasi/ekonomik/sosyal yapıda meydana gelen esaslı küçülmelerdir. Örneğin İskandinav
Grönland’ı, arkasında anıtsal kalıntılar bırakarak çöken veya ortadan kaybolan sayısız toplumdan
sadece biridir.
Bu standartlar esas alındığında, günümüzde A.B.D. topraklarında Anasazi ve Cahokia’da,
Orta Amerika’nın Maya şehirlerinde, Güney Amerika’nın Moche ve Tiwanaku yerleşimlerinde, Antik
Yunan’daki Miken ve Girit’teki Minos uygarlıklarında, Afrika’nın Büyük Zimbabve’sinde, Asya’nın
Angkor Wat ve Harappan İndus Vadisi şehirlerinde, Pasifik Okyanusu’ndaki Paskalya Adası gibi
yerlerdeki toplumların önemsiz küçülmeler değil, ciddi boyutta birer çöküş yaşadıkları konusunda
çoğumuz hemfikiriz.

Bu eski toplumlardan geriye kalan anıtsal kalıntılar, kuşkusuz herkeste nostaljik bir
hayranlık uynadırmakta. Tanık olduğumuz eserlerin kusursuz ve cezbedici güzelliklerine kapılıp, bu
mekanlarda ne türden hayatlar ve maceralar yaşandığını hayal etmek işten değil. Ancak bu
nostaljik duyguların beraberinde aklımıza bir soru da takılmakta: böyle trajik bir son bizim refah
dolu toplumumuzun da başına gelebilir mi? Acaba geleceğin turistleri, New York’un paslı ve yıkık
gökdelen kalıntıları arasında yürürken, bugün bizim ağaç ve sarmaşıkların ele geçirdiği Maya
harabeleri arasında yürüdüğümüzde hissettiğimiz duyguları mı yaşayacak?
Bu yerleşimlerin esrarengiz terk edilişleri arkasında, en azından bir noktaya kadar ekolojik
sorunların neden olduğundan uzunca bir zamandır şüphe duyulmaktadır. Ekolojik sorunlar derken
insanların, kasıtsız da olsa yaşamak için ihtiyaç duydukları doğal kaynakları yok etmesinden söz
ediyorum. Bu yüzden de medeniyetlerin ayakta kalmasının ya da yıkılmasının bir anlamda kendi
seçimleri olduğunu öne sürüyorum. Ekolojik intihar olarak nitelendirebileceğimiz bu bilinçsiz
gidişatın gerçekliği son zamanlarda arkeologlar, iklim uzmanları, tarihçiler, paleontologlar (fosil
bilimi) ve polinolojistler (polen bilimi) tarafından yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. Ekolojik
denge üzerinde farklı derecelerde hasar yaratmış olsalar da, eski toplumların yaşadıkları çevreye
zarar vererek kendi geleceklerini kararttığı süreç, sekiz ana kategori altında incelenebilir:
1. Ormansızlaşma ve yaşam alanlarının tahrip edilmesi,
2. Toprakla ilgili sorunlar,
3. Su yönetimi sorunları,
4. Aşırı avlanma,
5. Deniz ürünlerinin aşırı tüketimi,
6. İnsanın beraberinde getirdiği bitki ve hayvan türlerinin yerel türlere olan olumsuz
etkisi,
7. İnsan nüfusunun aşırı artışı,
8. İnsanların her birinin yaşam ortamına getirdiği yükün artması.
Peki, bir toplumun çöküşünü nasıl “bilimsel” olarak inceleyebiliriz? Bilim çoğu zaman yanlış
bir biçimde, “laboratuar ortamında tekrar tekrar gerçekleştirilen kontrollü deneyler sonucu elde
edilen bilgi birikimi” olarak tanımlanmaktadır. Esasında, bilim çok daha kapsamlı bir olgudur.
Bilim, Dünyamız hakkında güvenilir bilgi edinme aracıdır.
Belli bir tür hakkında bilgi edinmek amacıyla, örneğin bir bölgede yerleşik kuşların
nüfusunu bilinçli olarak yok ederken veya sınırlandırırken, başka bir bölgede ellenmemiş kontrol
grubu olarak aynı türden başka bir kuş topluluğunu hayatta bırakmak, genel hatlarıyla ne
uygulanabilir, ne yasal ne de etik olabilir. Bilimde sıkça başvurulan bir yaklaşım “karşılaştırmalı
2
yöntem” veya “doğal deney”dir. Yani, değişkenler bakımından farklılık gösteren doğal durumları
karşılaştırmak. Bu kitapta, çevresel sorunların katkıda bulunduğu toplumsal çöküşleri
anlayabilmek için benimsediğim yaklaşım da karşılaştırmalı yöntemdir.
Geçmiş toplumların çöküşlerini anlama çabalarıyla beraber bazı tartışmalar da
tetiklenmiştir. Büyük bir fikir ayrılığı yaratmanın yanında, önemli güçlüklerle yüzleşmeyi
gerektirmiştir. Bunların başında, geçmişteki bazı toplumların uygarlıklarının sonunu getirecek
hatalar yaparak kendi sonlarını kendilerinin hazırladığı fikri gelmektedir. Özellikle de söz konusu
olan bu çöküşlerin sorumluları günümüzde yaşayan bazı toplumların atalarıysa tartışmalar
alevlenmektedir. Şüphesiz ki çevreye zarar vermek, yaşadığımız zamanda büyük bir kabahat
olarak addedilmektedir. Paleontologların “Atalarınız Hawai ve Yeni Zelanda’daki kuş türlerinin
yarısını yok etti” ithamlarını, Hawai yerlileri ve Maoriler elbette hoş karşılamaz. Benzer bir örnek,
arkeologların Amerika yerlilerine “Anasaziler, Güney Batı ABD’nin önemli bir kısmını
ormansızlaştırdı” demesi olabilir. Bilim insanları tarafından yapılan bu açıklamalar, sanki “Atalarınız
sahip oldukları toprakları iyi yönetemedi; o nedenle varlıklarına el konulması haklı bir hareketti.”
anlamına geliyor gibi algılanabilir. Yerlilerin çevreye olan yaklaşımları konusunda tarihi
varsayımlarda bulunmanın sadece yanlış olduğunu değil, aynı zamanda tehlikeli olduğunu da
düşünüyorum.
Yaratıcı olan, verimli çalışan ve hatırı sayılır avcılık becerilerine sahip olan Homo sapiens
türü için çevresel ve doğal kaynakları sürdürülebilir bir biçimde yönetmek, 50.000 yıl öncesinde de
gayet zordu. İster Avustralya kıtası, ister Kuzey Amerika, Güney Amerika, Madakaskar, Hawai
veya Yeni Zelanda olsun, daha önceleri üzerinde insan barındırmayan her toprak kütlesinin
insanlarca kolonileştirilmesinden hemen sonra, insan korkusu nedir bilmeyen ve öldürülmesi kolay
olan veya insanlarla gelen zararlılara veya hastalık türlerine bağışıklığı olmayan büyük hayvan
türlerinin hepsinin nesli tükenme eğilimi göstermiştir. Çevre ve doğal kaynakları aşırı tüketme
tuzağına her toplumun düşebileceği yadsınamayacak bir gerçektir.
Konuya başka bir açıdan da yaklaşmak mümkün. Mesela Mayalar gibi çöken uygarlıkların
pek çoğu aptal ve ilkel olmanın tam aksine (en azından bir süre için) zamanının en yaratıcı ve
başarılı toplumları arasındaydı. Geçmiş uygarlıklar yok olmayı hak eden ilgisiz ve kötü idareciler
olmadıkları gibi günümüzde her türlü sorunu çözecek bilgi birikimine sahip duyarlı çevreciler de
değildiler. Onlar, bizim gibi insanlardı.
İzlanda’ya varan Norveçli kolonistler ilk başta, görünüşte kendi ülkelerindekine benzeyen
fakat aslında çok farklı olan bir çevreyle karşılaştılar. İlk izlenimleri doğrultusunda adadaki verimli
yüzey toprağını ve mevcut ormanları tamamen yok ettiler. Bu facia girişim sonrasında İzlanda,
uzunca bir süre Avrupa’nın en fakir ve çevresi en fazla hasar görmüş toprak parçası olarak yaşam
mücadelesi verdi. Ancak İzlandalılar, geçmiş deneyimlerden faydalandılar ve çevre koruma
anlamında çok katı önlemler aldılar. Bu çabaları sonucunda İzlandalılar, Dünyadaki sayılı refah
toplumlardan biri haline gelmeyi başardılar. Söylemek istediğim, bu kitap sadece, ardı ardına
sıralanmış depresif başarısızlık öykülerinden oluşmuyor. Aynı zamanda geleceğe umutla
bakmamıza olanak veren ilham verici başarı hikayelerine de yer veriyor.
Çevre ve doğal kaynaklara verilen zararın, bir toplumun çöküşündeki tek sorumlu olduğunu
söylemek de yanlış olacaktır. Çöküş sürecinde mutlaka başka unsurlar da rol oynamaktadır. Bu
bağlamda, şimdilerde çevresel çöküş olarak kabul edilen olayları anlayabilmek için, buna katkıda
bulunan olası unsurları beş boyutlu bir çerçeveye oturtma yolunu seçtim. Bunların dördü
(çevreye verilen zarar, iklim değişimi, düşman komşular ve dost ticaret ortakları) belirli toplumlar
için alakasız olabilir. Ancak beşincisi – Toplumun çevre sorunlarına verdiği tepki – sadece
önemli değil aynı zamanda daima belirleyici bir unsurdur. Çöküşün temellendiği beş boyutu biraz
daha detaylandırmakta fayda görüyorum.
1. Çevreye Verilen Zarar: İnsanların çevreye kasıtsız olarak verdiği hasarın boyutu ve geri
çevrilebilirliği, toplumun (örn. Yılda km başına kaç ağaç kesildiği gibi) ve yaşanan çevrenin
özelliklerine (örn. tarım verimliliği, mahsul yetişme hızı, vb.) bağlıdır. Çevresel özellikler,
hasara hassasiyet veya dayanıklılık (hasarın giderilmesi potansiyeli) olarak değerlendirilir.
Çevre derken ormanlar, denizler, toprak, balık popülasyonu gibi pek çok alanın hassasiyeti
veya dayanıklılığı kastedilmektedir. Kural olarak, sadece bazı toplumların çevresel çöküşler
yaşamış olmasının nedenleri arasında, insanlarının fevkalade düşüncesiz oluşu ve
3
yaşadıkları çevrenin bazı özelliklerinin istisnai biçimde hassas oluşu gelir. Bazı
durumlardaysa, ikisi birden mevcut durumdadır.
2. İklim Değişimi: Günümüzde iklim değişimini insan kaynaklı küresel ısınmayla bir
tutuyoruz; ancak aslında iklim değişimi yeryüzünde ısı değişiklikleri, yağış miktarında artış
veya azalma, volkanik patlamalar, okyanus ve karaların dağılımı, Dünyanın ekseninin
Gezegenin yörüngesine göre değişmesi, buzulların hareketi gibi doğal güçlerle ilintilidir.
İklim değişimleri, geçmiş toplumlar için büyük tehdit oluşturmuş, bazılarının çöküşüne
neden olmuştur. Tarih öncesi çağlarda insan ömrünün çok kısa oluşu sonucu kısa vadeli
iklim değişimlerinin hatırlanamaması nedeniyle toplumlar, birkaç on yıl süren bir yağış
dönemi ardından gelen ve yarım yüzyıl süren kuraklık dönemine hazırlıksız
yakalanmışlardır. Daha kötüsüyse, insanlığın bugün bile, iklimin ılıman olduğu dönemlerde
üretim ve üremede artış gösterip, bugünlerin fazla sürmeyeceğini unutmuş görünmesidir.
Böyle olunca, iklim değiştiğinde toplum, besleyemeyeceği kadar nüfus ve yeni iklim
şartlarına uygun olmayan yaşam alışkanlıkları gibi büyük sorunlarla karşı karşıya kalır.
Günümüzün pek çok toplumu için, iklim değişimiyle tetiklenen aşırı sulama kaynaklı
susuzluk ve kuraklık, başlarına bela açacaktır. İklim değişimi bazı toplumların yararına
işlerken, bazısının canını yakacaktır. Çevre ve doğal kaynaklarını tüketen toplumların iklim
şartlarının yumuşak seyretmesi koşuluyla, varlığını sürdürebildiğine dair geçmişten bir çok
örnek verilebilir. Ancak bu toplumlar, iklimin daha kurak, soğuk, sıcak, yağmurlu veya
değişken olması karşısında, kısa sürede çöküşün eşiğine gelmiştir. Peki, o zaman çöküşe
asıl neden olan, insanın çevre üzerindeki etkisi mi yoksa iklim değişimi midir? Hayır, bu
şekilde basitleştirmek doğru olmaz. Bunun yerine şöyle diyebiliriz. Eğer bir toplum çevresel
kaynaklarını sadece kısmen tükettiyse, iklim değişimi sonucunda meydana gelen kaynak
kıtlığını atlatabilir. Tersi durumda ise, zaten kaynaklarını hoyratça tükettiğinden, iklim
değişiminin sonuçlarına katlanacak gücü kalmayacaktır. İklim değişimi doğal bir süreç
olmasına rağmen, küresel ısınmayı aşırı biçimde arttıran, yeryüzündeki sorumsuz
faaliyetlerimizdir. Çevreye verilen zarar ve iklim değişimi birleştiğinde, sonuç ölümcül
olmaktadır.
3. Düşman Komşular: Tarih boyunca birkaçı hariç bütün toplumlar coğrafi açıdan diğerlerine
yakın olduklarından, birbirleriyle ilişkide bulunmuşlardır. Komşu toplumlar arası ilişkilerin
ara ara ya da daima düşmanca olduğu görülmüştür. Bir toplum gücünü koruyabildiği sürece
ve çevresel zarar dahil herhangi bir nedenden ötürü zayıflayana kadar, düşmanlarını uzak
tutmakta başarılı olabilir. Böylesi durumlarda çöküşün doğrudan nedeni, askeri fetihlerdir
Ancak altta yatan temel unsur, toplumun zayıflamasına neden olan genel süreçtir. Buna
göre ekolojik veya başka nedenlerden ötürü meydana gelen çöküşler, sıklıkla askeri
hezimetler olarak maskelenmiştir. Buna verilebilecek en iyi örnek, Batı Roma
İmparatorluğu’nun çöküşüdür. Roma, bin yıl boyunca sınırlarını kuşatmış olan Kuzey
Avrupa ve Orta Asya’da yaşayan “Barbar” kavimleri başarılı bir biçimde defetmeyi bilmiştir.
Fakat, en sonunda savaşı kazananlar Romalılar değil, barbarlar olmuştur. Bu temel
değişiklik, nüfusları arttıkça daha iyi silahlar, atlar edinip daha iyi örgütlenmesi gibi barbar
kavimlerin geçirdiği değişimden veya Orta Asya’daki steplerin iklim değişiminden olumlu
etkilenmelerinden mi kaynaklanmıştır? Yoksa barbarlar, Roma’nın ekonomik, politik ve
çevresel anlamda, kendi içindeki olumsuzluklar nedeniyle zayıflamasını fırsat mı bilmiştir?
Tarih boyunca benzer sorular farklı toplumlar için sorulabilir. Sonuç olarak, komşularla
ilişkilerin boyutu ve şekli, toplumların gidişatında önemli rol oynamaktadır.
4. Dost Ticaret Ortakları: Bu kapsamdaki faktörler, yukarıdakilerin tersine işleyen bir
boyuttur. Dost komşulardan gelen destek azaldıkça, düşman komşuların saldırıları artar.
Tarih boyunca, birkaç istisna dışında tüm toplumların düşman komşuları kadar, dostane
ticari ortakları da olmuştur. Çoğu zaman ticari ortakla düşman, tavrını dostlukla düşmanlık
arasında değiştirip duran aynı komşudur aslında. Toplumların çoğu, bir dereceye kadar
gerek temel ihtiyaç maddelerinin ithalatı (ABD’nin petrol ithalatı, vb.) gerekse kültürel
bağlar (Avustralya’nın İngiltere’ye kültürel yakınlığı gibi) açısından dostane komşuluk
ilişkilerine bağımlıdır. Bu durumda ticari ortağın (çevresel hasar dahil) herhangi bir nedenle
zayıflayıp gerekli malı ya da kültürel bağı sağlayamaması durumunda, dostu olan toplum
4
da zayıf düşecektir. Bu, çeşitli toplumlarda karşımıza çıkan bir sorundur. Örneğin, petrol
için, ekolojik olarak kırılgan ve siyasi açıdan sorunlu Üçüncü Dünya ülkelerine bağımlı olan
Birinci Dünya’nın 1973’te karşılaştığı petrol ambargosunda olduğu gibi, yakın tarihte de
yaşanmış bir durumdur.
5. Toplumun Çevre Sorunlarına Verdiği Tepki: Çevreyle ilgili olsun olmasın, toplumun
içinde bulunduğu sorunlara verdiği tepki de çok önemlidir. Farklı toplumlar, benzer
sorunlara farklı yaklaşıp, farklı tepkiler verir. Mesela, geçmiş toplumlarda ormanların
yokedilmesi sorunu pek çok yerde görülmüşken, bazıları bunun üstesinden gelemeyip
çökmüş, bazısı ise sorunu çözerek gelişimini sürdürmüştür. Birbirinden bu kadar farklı
sonuçlara ulaşılmasının nedeni, sorun karşısında toplumun verdiği tepkidir; ve bu tepkiler
toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal kurumlarıyla kültürel değerlerine bağlıdır. Toplumun
sorunlarını çözüp çözemeyeceğini, ya da en azından çözmeyi denemeyi, bu kurumlar ve
sosyal değerler belirler.
Bu kitapta bahsi geçen toplumların çöküşü veya kalıcılığı, yukarıdaki beş boyut
çerçevesinde incelenmektedir. Çevreye verilen zararın, tüm çöküş hikayelerinde başrol oynadığını
iddia etmek, elbette abesle iştigaldir. Günümüzden ve geçmişten verilebilecek birer karşı örnek,
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Romalıların M.Ö. 146’da Kartacayı yok etmesidir. Bu olaylar, askeri
ve ekonomik unsurların, tek başına çöküş sürecini tetiklemeye yeterli olduğunu kanıtlamaktadır.
Genelde toplumların çöküşü, bazı durumlarda iklim değişimlerinin, düşman komşuların, ticari
ortaklıkların da etkili olduğu ve toplumun verdiği tepkilerin de dahil olduğu çevresel kaynaklı
durumlardır.
Günümüzde, insanın çevre üzerinde yarattığı etki çok tartışılmaktadır. Bir yanda çevreciler
bir yanda çevreci olmayanlar olarak ayırabileceğimiz iki cephe vardır ki, çevreciler mevcut çevre
sorunlarının çok ciddi olduğunu, acilen müdahale edilmesi gerektiğini ve mevcut ekonomik
büyüme ve nüfus artışının bu şekilde devam ettirilemeyeceğini savunurlar. Çevreci olmayan cephe
ise, çevrecilerin kaygılarının abartılı olduğunu ve iktisadi büyüme ve nüfus artışının mümkün ve
arzu edilen şeyler olduğunu ileri sürmektedir. Eskiden sanayiciler ve işadamları, fabrikalarının ve
işletmelerinin çevreye olan etkisini hiç umursamazken, artık birçok işadamı, çevreci bir yaklaşım
edinmiştir. Öte yandan, iş dünyasında olmadıkları halde, çevrecilerin iddialarına burun kıvıranlar
da vardır. Uluslararası alanda en büyük çevreci kurumlardan biri olan ve çok uluslu çıkarları
bulunan, Dünya Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Amerika Şubesinin Başkanlığını yürüttüğüm on
iki yıl boyunca, çevreci olmayan cepheden yoğun eleştiri aldım. Kıyamet tellallığı yaptığımı, riskleri
abarttığımı ve nesli tükenmekte olan hayvanları insanların ihtiyaçlarının önüne koyduğumu
söyleyenler oldu. Oysa ki, elbette Yeni Gine’deki kuşları seviyorum; ama ailemi, arkadaşlarımı ve
diğer insanları daha çok seviyorum. Benim çevre meseleleriyle ilgilenmemin nedeni, sonuçlarının
kuşlardan öte, insanları etkileyeceğini biliyor olmam.
Diğer yandan, çevresel kaynakları acımasızca sömüren ve genelde çevre karşıtı olarak
görülen iş kollarında da tecrübeli olduğumu belirtmeliyim. Dolayısıyla demir madenlerinde, petrol
ve doğalgaz şirketlerinde ya da sığır çiftliklerinde çalışanların veya işverenlerin düşüncelerini
yakından öğrenme fırsatım oldu. Bazı işletmelerin gerçekten de çevreye ne kadar duyarlı olduğuna
tanık oldum. Fakat bazılarının da çevreyi çok feci boyutlarda mahvettiğini gördüm. Her iki
durumda da gözlemlerimi açıkça belirttim. Buna rağmen, hakkımda olumsuz eleştiri yapan çevre
karşıtları gibi, zaman zaman iş dünyasından çıkarım olduğunu söyleyen çevreciler de oldu.
Bu yüzden, bu kitabı yazarken hem çevre sorunları, hem de iş dünyasının gerçekleri
bakımından tecrübe sahibi olan ve orta yolu bulmaya çalışan biri olarak görüş bildiriyorum.
Dolayısıyla, şu anda asıl derdim, farklı işletmelerin nasıl olup da birbirinden bu kadar farklı çevre
politikaları benimsiyor olduğu. Fikrimi soracak olursanız, modern dünyanın en büyük güçleri halini
almış büyük şirketler ve çevreciler, birbirleriyle işbirliğine gitme yoluna razı gelmedikçe ve insanlık
tarihi boyunca yapılmış hatalardan ders çıkarmadıkça, gezegenimizin çevre sorunlarını çözmenin
olanağı yok. Şimdi geçmişe bakıp ders çıkarma zamanı olduğuna göre önce eski toplumlara ve
nasıl çöktüklerine bir göz atalım ardından da şu anda yaşanan sorunları inceleyelim.
5
Paskalya Adasında Alacakaranlık
Tarih öncesi Polinezya halkının geniş bir coğrafyaya yayılması, belki de insanlık tarihinin en
dramatik deniz keşfi sürecini temsil eder. M.S. 1200 yılına kadar eski insanların Asya ana
karasından ayrılıp Endonezya adaları üzerinden Pasifik Okyanusu’na açılarak, Avustralya ve Yeni
Gine’ye yayılışı, Yeni Gine’nin doğusunda bulunan Solomon Adaları’ndan öteye gitmemişti. Tam bu
sıralarda, Yeni Gine’nin kuzey doğusundaki Bismarck Takım Adaları’ndan geldiği söylenen,
denizcilik ve çiftçilik becerileri gelişmiş (aynı zamanda Lapita stili olarak adlandırılan seramikler
üreten) insan topluluğu, Solomon Adaları’ndan doğuya doğru yelken açarak amansız denizlerde
1500 kilometrelik bir yol katetmiş ve Fiji, Samoa ve Tonga’ya ayak basmakla Polinzeya
insanlarının ataları olarak tarih sayfalarında yerlerini almışlardır.
Pusula, yazı ve metal aletler gibi araçlardan mahrum olsalar da, Polinezyalılar seyrüsefer
ve yelkenli kano imalatında birer ustaydılar. Radyokarbon tarihlendirme tekniği sayesinde –
çömlek, ev ve tapınak kalıntıları, yemek artıkları ve iskeletler gibi - arkeolojik buluntulardan, bu
insanların yaklaşık olarak hangi tarihlerde ve hangi rotayı kullanarak yayıldıklarını artık öğrenmiş
bulunuyoruz. M.S. 1200 yılına gelindiğinde Polinezyalılar, Hawai – Yeni Zelanda – Paskalya
Adası’ndan oluşan büyük bir üçgende yaşama müsade eden tüm kara parçalarına ulaşmıştı.
Polinezyalıların ataları tarafından başlatılan ilk yayılma dalgası doğuya, birbirlerine sadece
birkaç günlük yelkenli seyahati kadar mesafede olan Fiji, Samoa ve Tonga adalarına kadar
erişmiştir. Bu insanların ulaştığı Batı Polinezya takım adalarıyla Doğu Polinezya olarak anılan takım
adalar (Cooks, Societies, Marquesas, Australs, Tuamotus, Hawai, Yeni Zelanda, Pitcairn ada takımı
ve Paskalya) arasındaki uzaklık, kat kat fazlaydı. Sebebi ister gelişen kano mühendisliği ve
seyrüsefer becerileri, ister okyanus akıntılarındaki değişiklikler, su seviyesinin düşmesiyle
basamak olarak kullanılabilecek adacıkların yüzeylenmesi veya şans olsun, bu son yolculuğun
gerçekleşmesi, 1500 yıl gibi çok uzun bir aradan sonra gerçekleşebilmişti.
M.S. 600-800 dolaylarında insanlar, Doğu Polinezya’ya en yakın olan Batı Polinezya adaları,
Cooks, Societies ve Marquesas’ta yaşamaya başlamıştı. Gelişen nüfus, buraları merkez alarak
civardaki ıssız adalara yerleşmek için, bir basamak olarak kullandı. Nereden baksak 4000
kilometrelik yolculuğun ardından M.S. 1200’de, Yeni Zelanda’ya ulaşılmasıyla insanoğlu Pasifik’te
yaşamaya uygun tüm adalara yerleşmiş oldu.
Günümüz teknolojisinden yoksun küçücük kanolarla Mangareva’dan doğuya yönelerek
böylesi uzun bir yolculuktan sonra okyanusun ortasında eni ve boyu 15’er kilometreyi geçmeyen
bir adaya ulaşmış olmak, bizler için hayal etmesi bile neredeyse imkansız bir şey. Fakat,
Polinezyalı denizcilerin kara parçasından yaklaşık 250 kilometrelik bir çapta uçuşan kuşları
inceleyerek, henüz gözle görünmeyen adaların varolduğunu kavrama yeteneğine sahip olduklarını
aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Bu bilgiler, Polinezyalı kano seyyahlarının, Paskalya gibi
adaları nasıl bulduklarını aydınlatmaktadır.
Paskalya Adası dendiğinde, elbette akla hepimizde büyük merak uyandıran gizemli heykel
ve platformlar gelir. Polinezya bölgesinde sıkça karşılaştığımız böylesi yapıların, neden Paskalya
adasındaki toplumsal yaşamın bu denli odağında olduğu, buraya yerleşenlerin niye tüm
kaynaklarını bu uğurda harcayıp en büyüklerini yapmaya çabaladığı soruları, adanın gizemini
arttırmaktadır. Bunun birçok sebebi olabilir. Öncelikle, adada bolca bulunan Rano Raraku tüfü,
tüm Pasifik’te işlemesi en kolay taş olma özelliğindedir. Fakat daha da önemli bir neden, Paskalya
Adası’nın coğrafik olarak tecrit edilmiş olmasıdır. Civar adalardaki toplumlar birbirlerine
yakınlıklarından ötürü emeklerini ve kaynaklarını adalar arası ticaret, işgal, keşif, kolonileşme ve
göç gibi faaliyetlere harcamıştır. Diğer adalardaki kabile reisleri, prestijlerini adalar arası faaliyetler
üzerine oturturken, Paskalya adası yerlileri diğer adalara uzak, hatta neredeyse erişemez
olduklarından, var oluşlarını bu heykellerin en görkemlilerini yapmak üzerine temellendirmişlerdir.
Adadaki kabileler, daha büyük heykeller yapabilmek için birbiriyle yarışmıştır. Kabile reisleri de,
insanlarının inançlarını bu rekabet uğruna istismar etmişlerdir. Bu heykellerin dikilmesi için ağaç
liflerinden yapılan çok kalın ve uzun halatlar gerektiğinden çok miktarda ağaç kesilmesi
gerekmiştir.
6
Ormanların yok edilmesiyle az sayıda maki türü dışında insanın faydalanabileceği ağaç türü
yok oldu. Bu sonuç, Adalıların birçok kayıp vermesine yol açtı. Ormanlar yok olunca, bazı kuş
türleri adayı terk etmiş; dolayısıyla mefruşat malzemesi olarak kullanılan kuştüyü, ağaç kabuğu
gibi ham maddeler kaybedilmiştir. Şifalı bitkilerin yok olması, ada halkının sağlığını, orman
meyveleri ve yemişlerinin kayboluşu da, beslenmelerini doğrudan etkilemiştir. Ağaçlar kalmayınca
kano yapımı da sona ermiş, ticaret durma noktasına gelmiştir. Yabani olarak elde edilen gıdalar ve
kanosuz avlanamayan balıklar olmayınca, yeterli yiyecek bulmak zorlaşmıştır. Ağaçların kesilmesi
toprak erozyonuna neden olduğundan, tarım mahsulleri de azalmıştır. Sonunda, kendilerini
tanrılarla akraba olarak gören kabile reislerinin bereket dualarının boşa çıktığını gören savaşçıların
isyanıyla, adada iç savaş başlamıştır. Paskalya adasındaki alacakaranlıkta, eski siyasi ideolojiyle
birlikte eski inanç sistemi de çökmüştür.
Ne yazık ki, Avrupalıların gelişiyle, Adalıların hiçbir şekilde bağışıklığı olmayan bulaşıcı
hastalıklar da adaya ulaştığından, salgın sonucunda çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Bu
yetmezmiş gibi, hayatta kalanların yarısı da Peru’lular tarafından köle olarak madenlerde çalışmak
üzere kaçırıldı. Onların da çoğu, tutsakken hayatını kaybetmiştir. Uluslararası baskılar sonucu
adaya geri gönderilen bir düzine kişinin adaya çiçek hastalığı taşımasıyla salgına yakalanan yerliler
de telef oldu. Sonunda, Katolik misyonerler 1872’de adaya yerleştiğinde, yerli nüfusun sayısı
111’e inmişti. Bu arada Batıdan gelen gemilerle adaya ulaşan fareler, kalan kuş türlerinin de yok
olmasına sebep oldu. Avrupalı tacirler Adaya koyun getirdikten sonra, arazi mülkiyeti talep etti.
1888’de Şili’nin topraklarına kattığı Ada, İskoç bir şirketin yönetiminde bir koyun çiftliğine dönüştü
ve Adanın yerlileri, şirkete boğaz tokluğuna çalışmak zorunda bırakıldı. Ormanların yokedilmesiyle
tetiklenen süreç, tüm bir toplumun çöküşüyle sona ermiş oldu. Paskalya adasının çöküşünün
ardında, insanın çevreye olan etkileri, özellikle ormansızlaştırma, kuşların yokedilişi ve bu etkilerin
arkasındaki kabileler arası siyasi, sosyal ve dini etkenler, kabileler ve reisler arasındaki çekişme ve
rekabet (birbirinden daha büyük heykeller dikmek uğruna daha fazla kaynak tüketilmesi), en
önemlisi de, başka bir yere göç edebilecek imkanlarının olmayışı yatar.
Paskalya adasının yaşadıkları, bir toplumun kaynaklarını aşırı tüketerek düşeceği durumu
net bir şekilde gösteren etkileyici bir örnektir. Paskalya adası ve modern dünya arasında tüyler
ürpertici biçimde bariz bir paralellik vardır. Küreselleşme, uluslararası ticaret, jet uçaklar ve
internet sayesinde, bugün yeryüzündeki tüm ülkeler kaynaklarını paylaşmakta ve birbirini
etkilemektedir. Aynen Paskalya’daki bir düzine kabilenin yapmış olduğu gibi. Paskalya adası,
Pasifik Okyanusu ortasında tek başına bir adadır; aynen Dünya Gezegeninin uzayda olduğu gibi.
Aynen adaya sıkışıp kalan Paskalyalılar gibi, biz modern dünyalıların da güçlükler karşısında
kaçacak başka bir yeri yok; yardıma çağırabileceğimiz kimse de yok. İşte Paskalya Adası
toplumunun çöküşünün bir metafor olarak görülmesinin nedeni de budur. Gelecekte bizi bekleyen
en kötü senaryo, bu işte. 17.yy’da sayıları sadece binleri bulan Paskalya halkı, yalnızca taştan
aletleri ve kas gücüyle çevrelerini mahvedebildiyse ve dolayısıyla toplumlarını çökerttiyse,
günümüzün milyarlarca insanı, metal gereçleri ve makine gücüyle daha kötüsünü yapamaz mı?
Böylesi bir acı sonla yüzleşmemek için, çok dikkatli davranarak, avantajımıza olan farkları
kullanmamız gerekmektedir. Bir an önce yapılması gerekenlere son bölümde değineceğim.
Hayatta Kalan Son İnsanlar: Pitcairn ve Henderson Adaları
Mangareva toplumunu kısa sürede iç savaş ve kronik açlıkla yüzyüze bırakan nedenler,
fazla nüfus ve yetersiz gıdadır. Burada yaşayan insanlar, çok geçmeden protein ihityacını
karşılamak için yamyamlığa başladı. Sınırlı miktardaki verimli toprağa sahip olabilmek için,
kıyasıya bir kavga baş gösterdi. Kazanan taraf, kaybedenlerin toprağını bölüştü. Doğu ve Batı
Managareva’daki küçük askeri diktatörlüklerin, 10km uzunluğunda bir adanın hakimiyeti için
sürekli savaşması, bu kadar trajik sonuçlar doğurmamış olsa, bize komik dahi gelebilirdi. Yerlilerin
elinde kano inşa edecek ağaçları olduğunu varsaysak bile, böylesi bir siyasi karışıklık ortamında
kanolarla okyanus seferlerine çıkmak için gerekli olan işgücünü ve erzağı derlemek, bir hayli zor
olmalıydı. Merkezi bir konuma sahip Mangareva’nın çökmesi Marquesas, Societies, Tuamotus,
Pitcairn ve Henderson adalarını birbirine bağlayan Doğu Polinezya ticaret ağının çözülmesine
neden oldu.
7
Sosyal ve siyasal karmaşaya ve de kanolar için gerekli olan kerestenin yok olmasına neden
olan çevresel hasar, Güneydoğu Polinezya’daki adalar arası ticareti sona erdirdi. Ticaretin
kesilmesiyle, Mangarevalılar’ın sorunlarının daha da ciddileşmiş olduğu kesindir. Pitcarin ve
Henderson yerlileri için bu gelişimin sonuçları daha da vahim olmuştur. Bu sürecin sonunda o
adalarda yaşayan kimse kalmamıştır. Pitcairn ve Henderson nüfuslarının ortadan kaybolması
ardında, büyük olasılıkla Mangareva ile olan ilişkilerin kesilmesi yatar.
Acaba Henderson’da hayatta kalan yerliler, kuşaklar boyunca, ömürlerini ufukta bir türlü
görünmeyen kanoları bekleyerek mi geçirdiler? Belki bir süre sonra kano kavramı bile, ancak
belleklerinde uzak bir hayal olarak kaldı. Pitcairn ve Henderson adalarındaki yaşamın nasıl yavaş
yavaş yok olduğu hakkında net detaylara sahip olmasak da, kendimi bu sürecin dramatik gizemini
düşlemekten alıkoyamamışımdır. Başka tecrit edilmiş toplumların nasıl sona erdiği hakkında
bildiklerimle, kafamda bu senaryonun nasıl sona erebileceğini düşünüp durdum. İnsanlar başka
yerlere göç etme olasılığı olmaksızın bir yere hapsolduğunda, düşman gruplar için birbirinden
uzaklaşmak, sorunun çözümü olmaktan çıkar. Bu gerilimli ortamda katliamlar yaşanmış olabilir.
Pitcairn adasındaki asi topluluğun neredeyse kökünü kurutan böylesi bir olaydı. Cinayet ve
katliamları tetikleyen olaylar Mangareva, Paskalya veya Kaliforniya’da kar fırtınasına kapılan
Donner Grubu1 olduğu gibi, gıda yetersizliği ve sonucunda yamyamlık olabilirdi. Kendilerini
çaresiz hisseden insanlar, belki de topluca intihar etti. 1898’de yaşanan benzer bir ümitsizlik
durumu, bir yıl süreyle buzlar arasında sıkışıp kalan Belçika Antartika Keşif Ekibi’nin bazı üyelerinin
de cinnet geçirmelerine neden olmuştu. Diğer bir feci son, II. Dünya Savaşı sırasında Wake
Adası’nda mahsur kalan Japon garnizonunun başına gelen gibi, açlıktan ölüm olabilir. Böylesi bir
sonucu, kuraklık, tayfunlar veya tsunamiler (dev dalgalar) de tetiklemiş olabilir. Böyle feci sonların
dışında, daha uslu olasılıklar da yok değil. Bir kaç kuşaklık tecrit süresinden sonra, Pitcairn ve
Henderson’daki yüz kişilik kadar mikro toplumda, herkes birbirinin akrabası haline gelmiş ve
ensest tabular gereği kimse birbiriyle evlenemez hale gelmiş olabilir. Yani, Kaliforniya’daki Yahi
Kızılderilileri’nde olduğu gibi, çocuk yapmayan ve yaşlanan nüfusun, zamanla ortadan kalkma
olasılığı vardır. Toplum, ensest tabuları gözardı etmiş olsa bile, akraba birliktelikleri nedeniyle ırsi
fiziksel anormalliklerde patlama yaşanmış olabilir. Bunun örneklerine, Massachusetts’teki Martha’s
Vineyard Adası’nda ve Atlantik’teki ücra Tristan da Cunha adasında rastlanmıştır.
Eskiler: Anasazi
ABD’nin Güneybatısına baktığımızda, çökmüş olan bir değil, birçok kültürden söz edebiliriz.
Buradaki toplumların başından, değişik zaman ve mekanlarda bölgesel çöküşlerden, köklü yeniden
yapılanmalara veya yerleşimlerini terk etmeye kadar varan birçok olay geçmiştir. Peki, birbirine
komşu sayılacak toplumlarda böylesi gerilemelerin veya ani değişikliklerin sorumlusu ne olabilirdi?
Tek bir nedenin sorumlu olarak gösterildiği açıklamaların en popülerleri arasında, çevreye verilen
zarar, kuraklık veya savaş ve yamyamlık vardır. Çoklu unsurlardan da söz edilebilir; ancak
temelde bir tane ana sorun vardır : ABD’nin Güneybatısı tarım açısından kırılgan ve marjinal bir
coğrafyadır. Yağmur rejimleri tutarsızdır, toprak çabuk yorulur ve ormanların gelişmesi çok uzun
zaman alır. Bu koşullar karşısında, bölgede bu kadar karmaşık tarım toplumlarının gelişmesi
hayret uyandırıcıdır.
Anasazilerin ve bölgedeki diğer toplumların çöküşü, insanın çevreye getirdiği yükle iklim
değişikliğinin ortak etkisini göstermek açısından, dolayısıyla sonu savaşa kadar varan çevre ve
nüfus sorunları, ithalat ve ihracata bağımlı kendine yetemeyen karmaşık toplumların güçlü ve zayıf
yanlarını göstermek açısından, nüfus ve güç anlamında zirve yaptıktan hemen sonra çöken
toplumlar gibi bu kitabın iskeletini oluşturan kavramlar bakımından, fazlasıyla aydınlatıcıdır.
1 Donner Grubu 1846-1847 kışında Kaliforniya’ya doğru yola çıkan ve Sierra Nevada’da kar fırtınasında
mahsur kladıktan sonra yaşamak için yamyamlığa başvuran 33 kişilik topluluk.
8
Topluma yeterli besin sağlayacak tarımsal faaliyet için gerekli olan suyu temin etmek, yani
Güneybatı coğrafyasının ana sorununun üstesinden gelmek için geliştirilen, en azından üç farklı
zirai yöntemden söz edilebilir:
1. Daha çok yağmur alan yüksek rakımlı yerlerde tarım yapmak,
2. Yeraltısuyu seviyesinin bitki köklerinin erşebildiği kadar yüzeyde olduğu yerlerde tarım
yapmak,
3. Yağmur sularını hendek ve kanallarda biriktirmek.
Tarım bu üç yöntem etrafında şekillenmiş olsa da, insanlar farklı yerlerde farklı,
- Yüksek rakımlı yerlerde yaşamak (örn. Mogollonlular) Bunun riski özellikle soğuk geçen
yıllarda yeterli ürün yetiştirememektir. Zıt uçta ise, daha sıcak olan düşük rakımlı
yerlerde kapsamlı sulama sistemi kurma gerekliliği vardır. Bunun riski de sulama
kanallarının sağanaklarda sele neden olabilmesidir.
- Kaynakların ve yeraltı suyu seviyesinin yüzeye yakın olduğu yerlerde tarım yapmak
(örn. Mimbreler).
- Belli bir bölgede yoğun tarım yapmak ve toprağın yorulmasıyla başka yere geçerken
eski alanı nadasa bırakmak. Ancak bu yoğun nüfuslu toplumlarda etkin değildir; çünkü
sık sık hareket etmek giderek zorlaşır.
- Yağmurun yeterli olup olmadığına bakmaksızın, bir çok yerde tarım yapmak ve hasat
zamanı yağmurun yağdığı yerlerdeki ürünleri değerlendirmek.
gibi stratejiler hayata geçirmiştir.
Geliştirilen çeşitli çözümlerin tamamı, beraberinde ciddi bir risk getirmektedir. Ardarda bir
kaç yıl boyunca yeterli yağış alan bir coğrafyada yaşayan bir toplumun nüfusu artabilir. Bu durum,
toplumun giderek daha karmaşık ve birbirine bağımlı hale gelmesine ve artık kendi kendine
yetememesine neden olabilir. Daha küçük nüfuslu ve dolayısıyla birbirine daha az bağımlı, kendine
yetebilen toplumlara kıyasla, böylesi toplumların bir kaç yıl boyunca olumsuz hava koşullarıyla
başa çıkması, çok daha zor olacaktır. Sözünü ettiğimiz ikilem, Long House Vadisi’nde bulunan
Anasazi yerleşiminin sonunu getirmiştir.
Chaco Kanyonu
Anasazi bölgesinde oluşmuş en büyük ve dolayısıyla üzerinde en çok arkeolojik araştırma
yapılan yerleşim, New Mexico’nun kuzeybatısındaki Chaco Kanyonu halkıdır. Bu insan topluluğu
M.S. 600 dolaylarında ortaya çıkmış ve yaklaşık 5 asır sonra 1150-1200 dolaylarında yok
olmuştur. Chaco, karmaşık bir yapıya sahip, coğrafik olarak geniş bir alana yayılmış ve Kolomb
öncesi Kuzey Amerika’daki en büyük yapıları inşa etme becerisini gösteren, entegre bir toplumdu.
Peki, bu toplum neden günümüz şartlarında bile halen kimsenin yaşamadığı bir yere yerleşmiş ve
daha da önemlisi, inşasına o kadar emek harcadıktan sonra burayı neden terk etmişti? Tüm
Anasazi yerleşimleri arasında en gelişmiş inşaat teknikleri ve en karmaşık siyasi ve toplumsal
düzen, neden Chaco Kanyon’unda hayat bulmuştu?
Chaco’nun başlıca avantajı, çevresel kaynaklıydı. Kanyonun içi ve 80 km’lik çaplı çevresi,
Bölgenin kalanına kıyasla, kalabalık bir nüfusu kaldıracak, ideal özellikler sunuyordu. Bölge aynı
zamanda besin olarak kullanılabilecek zengin bir flora ve fauna yapısına sahip olmakla beraber,
tarla bitkileri için uzun bir büyüme sezonu sağlayabiliyordu. Bu avantajların yanı sıra, güneybatı
bölgesinin kırılganlığı nedeniyle, Chaco Kanyonu’nun elbette iki önemli dezavantajı da vardı. İlki,
su kaynaklarının idaresi sorunu, ikincisiyse ağaç büyüme hızının yavaş oluşu yani
ormansızlaşmaya eğilimli olmasıdır. Bölgede yaşayan bir fare türünün, coğrafyanın nemsiz kuru
ortamında bozulmadan kalan dışkı kalıntıları üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, Chaco’lar için
dönüm noktası sayılabilecek bir tarihe işaret eder. Nüfus anlamında M.S. 1000 yılında doygunluğa
ulaştığı tahmin edilen bölgede bulunan dışkılar, bu tarihten önce %75’lik protein içeren pinyon
ağacı fındığı ve ardıç dahil, hem besinsel hem de inşaat malzemesi ve yakacak olarak değeri olan
bitki kalıntıları barındırırken, M.S 1000’den sonraki dışkılardaki çeşitlilik, şiddetli azalmaya işaret
etmektedir. Buradan anladığımız, ormanların çok kısa bir sürede tamamen tükenmiş olduğudur.
9
Chaco yerlileri, bu gelişme doğrultusunda, sadece yeni besin kaynaklarına değil, aynı
zamanda keresteye ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Ancak, bu olumsuz gelişmelere karşın, ya da belki
de Anasazilerin sorunlara geliştirdiği çözümler sayesinde, toplum nüfusu artmaya devam etmiştir.
(tahminlere göre en azından 5.000 kişi) Kendine yetemeyen toplum, ihtiyaçlarını karşılamak için
yakınlardaki uydu yerleşimlerden yararlanmaya başlamıştır. Bunu, zamanında ulaşımı
kolaylaştırmak için yapılan görkemli yollardan ve Kanyon çevresindeki yerleşimlerdeki mimari
benzerliklerden anlıyoruz. Daha büyük bir toplumu besleyebilmek için yapılmış rezervuar ve
barajlar her şeyin düzgün işlemesi için ciddi planlamaların yapıldığını gösteriyor. Bu süreçte, Chaco
Kanyonu’nun ithal malların girdiği, ama hiçbir ihraç malın çıkmadığı bir kara deliğe dönüşmüş
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Chaco toplumu, lüks içinde yaşayıp iyi beslenen zenginler ve
tarımsal üretim yapan işçi sınıfından oluşan küçük bir imparatorluk haline gelmişti. Peki, uydu
yerleşimler hiçbir maddi karşılık almadan neden Chaco’yu desteklemeye devam etti? Belki de
cevap, günümüzde örneğin İtalya kırsalının neden Roma’yı beslemeye devam ettiğiyle benzerlik
göstermektedir. Başkentler -bugün olduğu gibi- o zamanlarda da siyasi ve dini merkez
konumundaydı. Chacolular da, Modern İtalyanlar gibi karmaşık, birbirine bağımlı toplumlarda
yaşamaya alışmıştı. Kendi kendine yeten basit toplumsal modele geri dönmelerine olanak yoktu.
Az önce de söz ettiğim gibi, bu tek taraflı sayılabilecek ilişki için dönüm noktası, M.S. 1000
gibi görünmektedir. Arkeolojik alanlardaki çöplüklere bakarak, besin kalitesinin belirgin şekilde
azaldığını görürüz. İnsanlar, geyik gibi büyük avlar yerine tavşan ve farelere yönelmiştir. Bu
dönemden sonra inşa edilen veya tadilattan geçen binaların pencerelerinde, azalma ve küçülme
göze çarpmaktadır. Bu, korunma ihtiyacının arttığına dair çok açık bir belirtidir. Başka bazı Anasazi
yerleşimlerinde yaşanan çatışma ve hatta yamyamlık olaylarına dair izler daha da çarpıcıdır. Dik
yamaçların tepesine taşındığı anlaşılan yerleşimlerin, bunu tehdit altında hissettiklerinden yaptığı
fazlasıyla muhtemeldir.
Chaco toplumu için son darbenin Kuraklık olduğunu, bölgede bulunan kütüklerde yapılan
ağaç halkası araştırmalarından biliyoruz. Kuraklığın, M.S. 1130 yılında zirve yaptığı
anlaşılmaktadır. Büyüyen nüfus ve azalan tarım arazisi kuraklıkla birleşince, yeterli gıda üretimi
olanaksız hale gelmiştir. Daha önceleri merkezi besleyenlerin, bu koşullar altında desteklerini geri
çektiklerini söylemek sanırım yanlış bir yorumlama sayılmaz.
Kitabın ilk bölümünde söz ettiğim beş ögeli çerçeveyi bu kapsamda düşünecek olursak, en
azından bu ögelerden üçünün, Anasazilerin çöküşünde rol oynadığını söylemek mümkündür:
- Başta ormansızlaştırma olmak üzere çevreye zarar veren faaliyetler,
- İklim değişikliği (yağmur rejimi ve sıcaklık), ve
- Dost ticaret ortaklarıyla gerileyen ilişkiler.
Bu kapsamda, uzun süredir dinmeyen tartışmaya daha basit bir cevap sunabiliriz: Chaco
Kanyonu, insanın çevresi üzerine olumsuz etkisinden mi, yoksa kuraklıktan mı terk edildi? Cevap:
Her ikisi de. Chaco toplumu, 6 asır boyunca büyüdükçe, çevresinden istekleri de arttı; doğal
kaynakları azaldı ve insanlar yaşadıkları coğrafyanın kaldırabileceği son sınırda yaşamaya başladı.
Anasaziler için düşman komşular sorunu yoktu; ama diğer olumsuzlukların birikmesi ardından
bardağı taşıran son damla ne oldu derseniz cevap, kuraklık olacaktır.
Mayaların Çöküşü
Askeri başarılar dendiğinde, belirleyici unsur olarak çoğu insanın aklına ordunun, büyüklüğü
ve ellerindeki silahların kalitesi gelir. Bu işin, besin değeri yüksek gıdaya erişimle de ilgili
olduğunu, büyük çoğunluğumuz aklımıza getirmeyiz. Gıda alanındaki ilerlemelerin askeri başarıları
ne denli etkilediğini en iyi gösteren örneklerin başında, Yeni Zelanda Maorilerinin tarihi gelir.
Maori’ler, Yeni Zelanda’ya ilk yerleşen Polinezya insanlarıdır. Bu topluluk, geleneksel olarak,
özellikle yakındaki kabileler olmak üzere kendi aralarında acımasız çatışmalara girişirdi. Bu
savaşların boyutu, oradaki insanların ana besin kaynağı olan tatlı patatesin o yılki verimiyle
doğrudan ilişkiliydi. Büyük orduları uzun seferlere çıkarmaya yetecek kadar tatlı patates
yetiştirmeleri olanaksızdı. Maori’lerin tarımsal üretimi ciddi biçimde arttırması, 1815 dolaylarında
10
Avrupalıların Yeni Zelanda topraklarına, bildiğimiz sıradan sarı patatesi getirmesiyle başlamıştır.
Besin değeri yüksek bu yeni ürünle Maoriler, seferdeki askerlerine haftalarca yetecek yiyecek
tedarik edebilir hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak patates yetiştiren ve İngiliz askerlerinden silah
satın alan Maoriler 15 yıllık (1818-1833) bir süre zarfında, yüzlerce kilometre ötede bu keşiflerden
haberi olmayan kabilelerin üzerine saldırdı. Yani, patatesle birlikte gelen verim artışı Maori savaş
kapasitesi üzerindeki eski sınırlamaları kaldırmıştı. Orta Amerika’daki Mayaların da böyle bir
sıkıntısı vardı. Düşük verimli mısır tarımı Maya askeri gücünün belirli bir sınırı geçmesine daima
engel oldu. Besin değeri yüksek gıdaya erişimin sınırlı olması, Maya toplumunun neden daima
siyasi olarak bölünmüş küçük krallıklar halinde kaldığını ve neden hiçbir zaman (chinampa tarım
tekniğini benimseyen) Aztekler veya (erişimi kolaylaştıran yollar üzerinden lamalarla taşıdıkları
değişik bitkileri ekmeyi deneyen) İnkalar gibi büyük bir imparatorluğa dönüşmediğini
açıklamamıza yardımcı olabilir.
Şimdi Maya tarihine kısa bir bakış atalım. Maya bölgesi günümüzde Meksika’nın ortasından
Honduras’a kadar uzanan ve Orta Amerika olarak bilinen antik Amerika yerlilerinin kültürel
coğrafyasının bir parçasıdır. Maya toplumu, sadece elindeki değerler açısından değil, aynı zamanda
eksikleri anlamında da, diğer Orta Amerikalı toplumlara benzerlik gösterir. Örneğin, Batılıların da
hayretle karşıladığı bir gerçek, Orta Amerikalı toplumların, başta metal aletler, makara sistemleri,
basit mekanik gereçler, tekerlek, yelkenli kayıklar ve yük taşıyacak kadar cüsseli evcil
hayvanlardan yoksun olmalarıydı. O görkemli Maya tapınaklarının tamamı tahta aletler ve insan
gücüyle inşa edilmişti. İlginç olan başka bir şey, Maya kültürünün harcı olarak kabul edilen birçok
bilgi ve becerinin, Orta Amerika’nın başka bölgelerinden ithal edilmiş olmasıdır. Başlıca örnekler
düzenli tarım, şehirleşme, yazı, çanak-çömlekçilik ve de takvimdir.
Maya bölgesi dahilinde çanak çömlek yapımı M.Ö 1000; sağlam yapılar M.Ö 500 ve yazı
M.Ö 400 yılına kadar yoktu. Klasik Maya olarak adlandırılan dönemin, krallar ve hanedanların
varlığına dair kanıtların ilk olarak rastlandığı M.S. 250 dolaylarında başladığı kabul edilir. Bu
tarihten itibaren M.S. 8. yy'a kadar Maya nüfusunun, yaptıkları anıtların, binaların ve diğer
eserlerin neredeyse katlanarak arttığına tanık oluruz. En büyük anıtlar Klasik Maya olarak bilinen
dönemin sonuna doğru inşa edilmiştir. Kalıntılara bakacak olursak karmaşık bir toplumu işaret
eden bu faaliyetlerin M.S. 9. yy boyunca hızla azaldığını ve M.S. 909 yılında neredeyse tamamen
sona erdiğini anlarız. Bu gerilemeye Klasik Maya’nın çöküşü adı verilir.
Bu gerçekler niye “Maya’ların Çöküşü” diye bir kavram olduğunu açıklamaktadır; ancak
hikayeyi daha da karmaşık hale getiren en azından beş nedenden daha söz edilebilir.
1. Klasik dönemde sadece büyük bir çöküş olmadı; daha öncesinde en azından iki tane
daha küçük çaplı çöküş yaşanmıştır (M.S. 150 ve M.S. 690-710)
2. Klasik Maya çöküşünün tamamlanmadığı barizdir; çünkü İspanyollarla yüzbinlerce
Mayalının savaştığı bilinmektedir. Savaş sonrası hayatta kalanlar, suyun daha bol
olduğu kuzey bölgelere çekilmiştir. Ancak güneyde Maya bölgesinin kalbi olarak bilinen
alanda yaşam sona ermiştir.
3. Nüfusun çökmesi, birçok durumda takvimlerle belirlenmiş olandan çok daha yavaş
gerçekleşti. Klasik dönemde hızla çöken nüfus değil, krallık sistemiydi.
4. Şehirlerin çöküşü denen süreç, çoğu zaman güç döngüsünden başka bir şey değildi.
Yani bir şehir güçlenir, ardından zayıf düşer ve fethedilir; sonra tekrar güçlenerek
komşularını fetheder. Bu aşamada nüfusta bir değişim olmaz.
5. Maya topraklarının farklı yerlerindeki şehirler, farklı dönemlerde ilerledi ve geriledi.
Bazı arkeologlar kendilerini bu 5 maddeyle fazlasıyla meşgul ettiğinden, çoğu zaman Klasik
Maya çöküşünü tanımak bile istemezler. Bu yaklaşım, M.S. 800 yılından sonra, özellikle yoğun
yerleşimli güney bölgelerdeki Maya nüfusunun %90 ile %99’unun yok olması gibi ciddi açıklama
bekleyen bariz gerçekleri görmezden gelmektedir. Hem nüfusu hem de kültürü kapsayan Klasik
Maya çöküşüne açıklık kazandırmak gerekmektedir.
Maya çöküşüne katkıda bulunan öteki iki unsurdan da söz etmek gerekir: Savaşlar ve
Kuraklık. Arkeologlar, uzunca bir süre, Mayaların sakin ve barışçıl bir toplum olduğu kanısındaydı.
Günümüz araştırmaları ışığında, Maya savaşlarının çok kanlı, uzun süreli ve birçok kez çözümsüz
olduğunu söyleyebiliriz. Gıda kıtlığı ve ulaşım sorunları nedeniyle, hiçbir Maya beyliği tüm bölgeyi
11
idare edebilecek bir imparatorluk kurmakta başarılı olamamıştı. Elimizdeki bulgular ışığında
savaşların, Klasik Maya Çöküşü sırasında yoğunlaştığını biliyoruz.
Maya Çöküşünü daha iyi anlamak için başka bir fenomen de, belli aralıklarla baş gösteren
kurak dönemlerdir. Radyokarbon tarihlendirmesi gibi farklı bilimsel yöntemler, Maya bölgesinin
M.Ö 5500-500 tarihleri arasında yağışlı, M.Ö. 475-250 arasında kurak, bu tarihten M.S 600’a
kadar yağışlı ve sonrasında göreceli olarak kurak bir iklime sahip olduğunu; son 7000 yılın en ciddi
kuraklığının ise M.S. 760 dolaylarında etkili olduğunu ve M.S. 800’de zirveye çıktığını
göstermektedir. Bu son kuraklık, Klasik Maya çöküşüne fazlasıyla yakın bir dönemde meydana
gelmiştir.
Klasik Maya çöküşüne yol açan nedenleri, aşağıdakilerle özetleyebiliriz:
1. Mevcut doğal kaynakların nüfus artışı karşısında yetersiz kalması.
2. Ormansızlaşma ve zaten kısıtlı olan tarım arazilerini daha da azaltan erozyon..
Kuraklıkla birlikte bu etkiler daha da ciddileşmiş olabilir.
3. Sınırlı kaynaklar ve yoğunlaşan nüfus nedeniyle artan husumet ve kavgalar.. Zaten
salgın hale gelen savaş hali çöküş esnasında zirveye tırmanmıştı.
4. Savaş halinin tarıma uygun arazi miktarını daha da sınırlandırması.. Bunun üstüne
bölgenin tanık olduğu en büyük kuraklık eklendi.
5. Kralların ve diğer idarecilerin, toplumlarının sürekliliğini tehdit eden bariz sorunları fark
etmemesi veya etkili biçimde idare edememesi.. Yöneticiler, belli ki savaşmak, heykel
ve anıtlar dikmek ve komşularıyla rekabet etmek gibi kısa vadeli meselelere fazlasıyla
odaklanmıştı.
Viking Kolonileri
Kuzey Atlantik’teki adalara dağılan altı Viking kolonisi, bir bakıma, aynı atadan farklı
toplumlar kurulması anlamında birbirine paralel olarak gerçekleşmiş altı deney gibidir. Bu
denemelerin altısının da çok farklı sonuçları olmuştur. Orkney, Shetland ve Faeroe kolonileri,
varlıkları bir an olsun tehlikeye düşmeden, bin yıldan fazla bir süredir yaşamlarını devam
ettirmektedir. İzlanda kolonisi de bir şekilde hayatta kalmayı becerdi, ancak büyük fakirlikler ve
inanılmaz zorluklar atlattı. Grönland İskandinavları, 450 yıl sonra yok oldu. Vinland kolonisiyse
kuruluşunun ardından on yıl geçmeden terk edildi. Böylesi farklı sonuçlar elde edilmesindeki dört
temel çevresel değişken olarak, aşağıdakiler sayılabilir:
1. Norveç ve Birtanya’dan mesafe veya yelkenliyle seyahat süresi;
2. Vardıkları yerlerdeki yerlilerin (eğer o sırada varsa) gösterdiği direniş;
3. Başta coğrafik enlem ve yerel iklim olmak üzere, tarıma elverişlilik;
4. Başta erozyon ve ormansızlaşmaya yatkınlık olmak üzere, çevrenin hassasiyeti.
Orkney’ler Britanya’nın en kuzey ucuna yakın takım adalardır. Korunaklı Scapa Flow limanı
etrafına dizilmiş bu takım adalar, stratejik önemi nedeniyle, her iki dünya savaşı sırasında İngiliz
deniz kuvvetlerince üs olarak kullanılmıştır. Orkney’ler esasında, Britanya ana karasından 14.000
yıl önce Buzul Çağının sonra ermesi sırasında eriyen buzullarla yükselen deniz suyu seviyesi
nedeniyle ayrılmış görünen ve kıtasal adalar adı verilen coğrafik bir oluşumdur. Ana karaya bağlı
olduğu sıralarda bölgeye, avlanmaya uygun kara memelileri (su samuru, geyik tavşan vs.) göç
etmiştir. Vikingler, Orkney adalarını M.S. 800 dolaylarında fethetmiş ve çok kısa sürede Pict’ler
olarak bilinen yerlileri hakimiyetleri altına almışlardır. Vikingler, bu adalar grubunu hemen
yakındaki İngiliz ve İrlanda ana karalarına saldırılarını düzenledikleri bir üs haline getirdiler. Uygun
konumları nedeniyle uzun zaman boyunca zengin ve güçlü bağımsız bir İskandinav krallığı olarak
varlıklarını sürdürdüler.
Vinland kolonisinin başarısız olması, başta Grönland kolonisinin fazlasıyla küçük olması,
doğal kaynak (kereste ve demir) açısından fakir olması ve dahası, hem Avrupa’ya hem de
Vinland’ın kendisine fazlasıyla uzak olmasından kaynaklanır. Bununla birlikte, belirleyici unsurlara
okyanus ötesi yolculuk yapmaya elverişli gemi sayısının az olması, keşiflerin masrafını
12
karşılayacak sermayeden yoksun olunması ve her şeyden önemlisi, iki üç gemi dolusu
Grönlandlının Nova Scotia ve St. Lawrence körfezinde yaşayan yerli kızılderililerle başa çıkma şansı
olmayışı da eklenebilir. M.S. 1000 yılında Grönland kolonisinin nüfusu 500 kişiyi geçmiyordu. İşte
bu nedenle L’Anse kampındaki 80 yetişkin, Grönland’ın işgücü kapasitesi üzerinde büyük bir yük
oluşturuyordu. İşte o nedenle, o dönemde Avrupa’nın daha fakir ülkelerinden biri olan Norveç’in
en ücra köşesinden kalkıp giden 500 Grönlandlının Kuzey Amerika’yı fethetmek ve buraya koloni
kurmakta başarısız olması, o kadar da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek.
Vinland kolonisinin, 10 yıldan kısa süre içinde başarısız bir biçimde terk edilişiyle ilgili en
önemli nokta, Grönland kolonisini 450 yıl sonra başarısızlığa götüren unsurların hızlı çekimde
kaydedilmiş bir kopyasını andırmasıdır. İskandinav Grönland’ının İskandinav Vinland’ından çok
daha uzun bir süre yaşamasının nedeni, sadece Norveç’e daha yakın oluşu değil, aynı zamanda ilk
bir kaç yüzyıl boyunca yerliler tarafından rahatsız edilmemiş olmalarıdır. Fakat, biraz daha ılımlı da
olsa, Vinland’ın ikiz problemleriyle Grönland da yüzleşmek durumunda kalmıştır. Bu sorunlar,
tecrit edilmiş coğrafik konumları ve İskandinavların bölgedeki Kızılderili kabileleriyle iyi ilişkiler
kurma konusundaki beceriksizliğidir. Kızılderili yerliler olmasaydı, belki Görnlandlılar ekolojik
sorunlarının üstesinden gelebilir ve Vinland kolonisi varlığını sürdürebilirdi. Böyle bir durumda
Vinland’da nüfus patlaması olabilir, İskandinavlar M.S. 1000’den sonra tüm Kuzey Amerika
bölgesine yayılabilirdi. Benim gibi 20. yy.’da yaşayan bir Amerikan vatandaşı da bu kitabı İngilizce
yerine eski bir İskandinav dilinde yazıyor olabilirdi.
İskandinav Grönland’ının Sonu
Viking soyunun Grönland’ı terkediş hikayesinde, İnuitler’in rolü yadsınamaz. İnuitler,
Vikingler için, en azından kaçırılmış bir fırsatı temsil etmektedir. Grönland Vikingleri İnuitlerden bir
şeyler öğrenmiş veya onlarla ticaret ilişkileri kurmuş olsaydı, yaşamlarını sürdürebilme şansları
artacaktı; ancak böyle bir girişimde bulunmadılar. Başka bir bakış açısıyla, İnuit saldırıları veya
tehditleri, Vikinglerin bu bölgede varlığını sürdürmesine engel olan başlıca neden de olabilir.
Günümüzde İnuitlerin, Grönland ve Kanada Kutup bölgesinin yerlileri olduğunu sanırız.
Oysa onlar, esasında İskandinavların bölgeye ayak basmasından önceki dört bin yıl boyunca,
Kanada üzerinden doğuya ve oradan Kuzey Batı Grönland’a varan ve günümüzde arkeologlarca
varlığı kabul edilen dört toplumun sonuncusuydu. Yolculuklarında başarılı olanlar yayıldı ve
yüzyıllar boyunca Grönland bölgesinde hayat kurdular. Fakat, bu toplumlar da bir süre sonra yok
olmuş ve geriye kendi toplumsal çöküşleri hakkında cevaplanmayı bekleyen birçok soru
bırakmışlardır. Bu kayıp toplumları, bu kitapta ele alacak kadar somut araştırma, ne yazık ki
henüz tamamlanmış değildir.
Arkeologlar, İnuitlerden hemen önce gelen insanları, Kanada’nın Baffin Adası’nda bulunan
Dorset Burnundaki en eski yerleşimlerine ithafen, “Dorset halkı” olarak adlandırmıştır. Kanada,
kutup bölgesinin çoğunu ele geçirdikten sonra M.Ö. 800 yıllarında Grönland’a varmış ve
Güneybatıdaki Viking yerleşimleri de dahil olmak üzere, yaklaşık bin yıl boyunca adanın pek çok
yerinde yerleşimler kurmuşlardır. Fakat M.S. 300 yılına gelindiğinde, şu ana kadar açıklanamayan
nedenlerden ötürü, Grönland’ın tamamını ve Kanada Kutup bölgesinin büyük bir kısmını terk etmiş
ve yayılım bölgeleri olarak Kanada’nın bazı ana bölgelerine odaklanmışlardır. Bu hareketlenmenin
tek istisnası, M.S. 700 dolaylarında Labrador ve Kuzey Batı Grönland’a tekrar yayılmaları
olmuştur.
Açık denizlerde balina avlamadaki ustalıkları dahil, İnuitlerin kültürel ve teknolojik birikimi,
Bering Boğazı bölgesinde yaklaşık M.S 1000 yıllarında oluşmaya başladı. Kar üstünde köpekli
kızaklar, denizlerde de büyük tekneler sayesinde, İnuit insanları Dorset toplumuna kıyasla, insan
ve malzeme taşımayı çok daha hızlı ve verimli bir şekilde gerçekleştirebilmişlerdir. Kutup bölgesi,
Orta Çağ boyunca ısındıkça ve Kanada Kutbundaki adaları birbirinden ayıran su yolları üzerindeki
buzlar çözüldükçe, İnuitler ana avları olan balinaları, bu su yolları sayesinde Kanada üzerinden
doğuya doğru takip etmiştir. M.S. 1200 yılına gelindiğinde av peşindeki bu yolculuk Kuzeybatı
Grönland’a kadar ulaşmıştır.
13
İnuitlerle Dorset halkının avları farklı değildi; ancak İnuitlerin bu işi daha etkin ve verimli
bir şekilde yaptığı aşikardır. Çünkü (Dorset insanlarının aksine) ellerinde bu işe uygun ok ve
yayları vardı. Balina avlamayı başararak İnuitler, ne Dorsetlerin ne de İskandinavların erişemediği
çok ciddi bir besin ve hammadde kaynağını değerlendirme fırsatı bulmuş oldular. İnuitler,
İskandinavların aksine, Kutup insanlarının zorlu coğrafik ve iklimsel koşullarla baş edebilme
becerilerini, bin yıllık bir kültürel birikim sonucunda, zirveye taşımıştı.
İnuitlerin Kanada üzerinden Kuzeybatı Grönland’a kadar yayılmasından birkaç asır sonra,
daha öncesinde her iki bölgede yaşamış olan Dorset kültüründen eser kalmamıştı. Bu kapsamda,
İnuitlerle ilgili önümüzde iki esrarengiz olay bulunmaktadır. Birincisi, İnuitlerin bölgeye
gelmesinden kısa bir süre sonra, önce Dorset yerlileri, ardından da İskandinav göçmenleri, yaşam
alanlarını terk etmişlerdir. İkincisi, İnuitlerin ortaya çıkmasından sonraki bir-iki asır boyunca
Kuzeybatı Grönland’da bazı Dorset yerleşimlerinin devam ettiği bilinmektedir. İki toplumun
birbirinden habersiz olması olanaksız görünse de, aralarında herhangi bir iletişimin olduğuna dair
doğrudan tek bir arkeolojik kanıt (Dorset yerleşimlerinde İnuit objeleri bulunması veya tersi gibi)
ele geçmemiştir. Ancak dolaylı kanıtlar, yani Grönland İnuitleri’nin, Grönland’a varmaden önce
bilmedikleri, fakat Dorsetlerden aldıkları düşünülen kültürel izler yok değildir. Bunların başında
buzdan küpler kesmek için kullanılan kemik bıçak, kubbeli buzdan evler (iglo), şekillendirmesi
kolay sabuntaşı teknolojisi ve Thule tipi beş başlı zıpkın ucu sayılabilir. İnuitler, Dorset
insanlarından sadece bir şeyler öğrenmekle kalmış olamazlar. Aynı zamanda, Kutup bölgesinde
2000 yıldır yaşayan bu insanların yok olmasında bir rolleri olduğu da düşünülebilir. Aklıma hemen
gelen olasılıkların başında, zorlu kış mevsimi sonrasında açlıkla yüzleşen Dorset halkının, gruplar
halinde balina ve fok avlayarak, besin sorununu aşmış İnuitlerin arasına karışmış olduklarıdır.
Mayıs ayında toplanan kabuklu deniz canlıları ve avlanan foklar Grönland İskandinavlarının
varlığını sürdürebilmesi için elzemdi; çünkü tam o sırada, bir evvelki yazdan kalan süt ürünleri ve
geçen sonbahardan kalan ren geyiği eti stokları bitmek üzere olurdu. Ancak, çiftliklerde kar henüz
kalkmadığı için, besi hayvanlarını dışarı salmak mümkün değildi. Henüz yavrulamamışlardı ve süt
vermiyorlardı. Fokların göç yollarında bir değişiklik veya bu foklara (kıyılarda buzlanma veya İnuit
tehdidi gibi nedenlerle) erişimlerinin kesilmesi, İskandinavları açlık tehlikesine daha da
yaklaştırmış olabilir. Ardarda gelen birkaç soğuk yaz mevsimi ve dolayısıyla yemlik üretiminin
düşük olduğu bir dönemde bazı şeylerin ters gitmesiyle, Grönland İskandinavlarının geleceğinin
belirlendiği söylenebilir.
Grönland’da açlık tehlikesiyle yüzleşenler sadece İskandinavlar değildi. İnuitler de aynı
risklerle karşı karşıyaydı. Peki, İnuitler İskandinav komşularından süt ürünleri edinerek, diyetlerini
çeşitlendirip riskleri azaltamaz mıydı? Peki, birbirlerine destek verebilecekken, bu iki kavim neden
daha Orta Çağdayken ticaret ilişkileri kurmadı? Hem İnuitlerin hem de İskandinavların sadece
kavimler arası evliliğe değil, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeye bile olan kapalılıkları bu durumu
açıklayabilir. Bunun ötesinde İnuit bir eş, İskandinav bir erkeğe gerekli desteği sağlayamazdı. Aile
reisi, eşinden İskandinavların henüz çocukken öğrendiği becerilerini kullanarak yün eğirmeyi ve
örgü örmesini, büyük ve küçükbaş hayvanlara bakmasını, peynir ve tereyağı hazırlamasını
beklerdi. Avcı bir İskandinav, İnuit bir meslektaşıyla arkadaşlık kurmuş olsa bile, İskandinav avcı
arkadaşının kayak’ını ödünç alıp kullanmasını öğrenemezdi. Çünkü, bu aygıt sadece kişiye özel
hazırlanmakla kalmıyor; İnuit kadınlarının çocukken öğrendiği deri dikme becerilerini de
gerektiriyordu.
İki tarafın, ilk defa birbiriyle karşılaştığı bir durumu arkadaşça bir ilişkiye dönüştürmesi bir
yana, hayatta kalmak bile, büyük dikkat ve sabır gerektiriyordu. Belli ki, Avrupalı sömürgeciler
daha sonraları böylesi durumlarla nasıl baş edileceği konusunda birtakım deneyimler edindiler;
fakat görünüşe göre ilk denemeyi İskandinavlar yapmış. Grönland’a gelen 18. yy Danimarkalıları
ve yerlilerle tanışan diğer Avrupalılar, ilk olarak İskandinavların karşılaştığı sorunların aynısıyla
yüzleşmek durumunda kalmıştır: “ilkel paganlara” karşı beslenen önyargıların tesiri altında
“öldürsek mi, soysak mı, ticaret mi yapsak, evlensek mi yoksa topraklarını ellerinden mi alsak?”
sorusuna cevap bulmak; kaçıp gitmelerine veya kendilerine ateş etmelerine engel olacak şekilde
yerlileri ikna etmek... Avrupalılar, zaman içinde bu sorunlarla tüm seçenekleri değerlendirerek ve
sorunla yüzleştikleri koşulları dikkatlice tartarak başetme yolunu seçmiştir. Nasıl hareket
edeceklerini; sayıca üstün olup olmadıkları, sömürgeci erkeklerin kendilerine eş olarak
14
seçebilecekleri soydaş kadınların olup olmaması, yerlilerin elinde Avrupa’da ticari değeri olabilecek
mal bulunup bulunmaması ve yerlilerin sahip olduğu toprakların Avrupalıların yerleşimine uygun
olup olmadığı gibi birçok değişken belirlemekteydi. Fakat, Orta Çağ kafasındaki İskandinavlar
böylesi bir düşünce zincirini henüz geliştirmemişti. İnuitlerin bilgisini reddettiklerinden veya
öğrenemediklerinden, dahası, herhangi bir askeri üstünlükleri olmadığından, zaman içinde
bölgedeki varlıklarını yitirenler İnuitler değil, İskandinavlar olmuştur.
Grönland’da kurulan İskandinav kolonisinin sona ermiş olması, pek çoğumuz için esrarengiz
kabul edilir. Bu doğru, ancak sadece kısmen; çünkü (örneğin topluluğun yavaş yavaş gerilemesi
ardındaki uzun vadeli gizli unsurlar gibi) esas nedenleri (örneğin hayatta kalan insanları öldürmek
veya yerleşimi terk etmeye zorlamak gibi zayıflamış toplumun sonunu getiren son ölümcül darbe
gibi) ikincil nedenlerden net bir şekilde ayırmamız gerekiyor. Elimizdeki bilgilere dayanarak,
sadece ikincil nedenlerin esrarını koruduğunu ve esas nedenlerin artık kesinlik kazandığını
söyleyebiliriz. Esas nedenler beş ana gruptan oluşmaktadır:
1- İskandinavların çevre üstündeki yükü,
2- İklim değişikliği,
3- Norveç’le olan yakın ve dostane ilişkilerin zayıflaması,
4- İnuit tehdidinin güç kazanması, ve
5- Dönemin İskandinav insanını sınırlayan kapalı ve tutucu bakış açıları.
1400 ve 1420 yılları arasında Kuzey Atlantik coğrafyası, genellikle olduğundan daha soğuk
ve fırtınalı geçmişti. Bu koşulların, Grönland’a yapılan gemi seyahati trafiğini bir hayli azalttığı
düşünülebilir. İskandinav Grönland insanlarından geriye kalan son yazılı kayıtlar, – kazıkta
yanmak, cinnet ve evlilik gibi- herhangi bir Orta Çağ Avrupalı Hristiyan toplumunda meydana
gelebilecek olaylardan ibaret. Bu kayıtlar, yerlilerle yaşanmış olduğu düşünülen husumetlere yer
vermemektedir.
Bunlara rağmen Grönland İskandinavlarının zorlu bir coğrafyada benzeri olmayan bir
Avrupa toplumu oluşturduklarını ve 450 yıl boyunca Avrupa’nın en uzak sınır karakolu olarak
yaşamlarını sürdürdüklerini biliyoruz. Modern Amerikalılar, bu insanları başarısız olarak afişe
etmeden önce, İngilizce konuşan toplumun, Kuzey Amerika topraklarında onlardan çok daha kısa
bir süredir bulunduğunu akıllarından çıkarmamalı. Sadede gelecek olursak, toplum reisleri bu
sürecin sonunda, onlara itaat eden bir halktan yoksun kaldılar. Sahip oldukları son ayrıcalık ise,
açlıktan ölen son kişi olmak oldu.
Başarıya Giden Zıt Yollar
Geçtiğimiz bölümlerde, kendi yarattıkları veya karşılaştıkları çevre sorunlarıyla başetmedeki
başarısızlıklarıyla kendi sonlarını getiren 6 topluma yer verdim. Başarısızlıklara bu denli
odaklanmamın nedeni, bunlardan alınacak çok önemli dersler olmasıdır. Ancak, geçmişteki tüm
toplumlar çevresel zorluklara veya felaketlere boyun eğmemiştir. Zorlu doğa koşullarında 11
asırdan fazla bir süre ayakta kalan İzlandalılar gibi yaşamayı sürdüren birçok toplum daha
olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu başarı hikayeleri, bizlere sadece önemli dersler
sunmakla kalmaz aynı zamanda umut ve ilham da vermektedir. Bu hikayeler çevre sorunlarını
çözmede birbirinden zıt iki yöntem benimsenebileceğini göstermekte: aşağıdan yukarıya ve
yukarıdan aşağı yaklaşım.
Küçük bir adayı veya toprak parçasını kendine mesken edinmiş küçük toplumların çevre
yönetimi için, aşağıdan yukarı yaklaşımı benimsemesi muhtemeldir. Bunun nedeni, yaşam alanı
küçük olduğundan, halkın her ferdi tüm adayı avucunun içi gibi bilmesi, adada olan gelişmelerden,
değişimlerden etkilendiklerinin farkında olmaları ve diğer ada sakinleriyle ortak bir kimlik ve ortak
çıkarlar etrafında bütünleşmeleridir. Yani kendilerinin ve komşularının uygulayacağı etkin çevre
koruma önlemlerinden fayda göreceklerini bilirler. İşte aşağıdan yukarı yönetim budur; insanlar
sorunların üstesinden gelmek için işbirliği yapar.
Bunun tam zıttı olan yukarıdan aşağı yaklaşım, Polinezya Tonga’sı gibi merkezi siyaset
15
sistemine sahip büyük toplumlara daha uygun bir yöntemdir. Tonga Takım Adalarından birinde
yaşayan bir çiftçinin, bırakın tüm adaları, bazı büyük adaların tamamını iyi bilmesine bile olanak
yoktur. Uzak bir adada, çiftçinin yaşamını tamamen değiştirme gücü olan bir gelişme olabilir;
ancak bundan kendisinin haberi olmayabilir. Belki haberi olur; ancak kendisine çok uzak olduğu
için “Bu başkasının sorunu” düşüncesine kapılabilir. Ancak Tonga, kral veya reis gibi bir liderin
hakimiyetinde merkezi bir hükümet için uygun büyüklüktedir. Çiftçilerin aksine bu kral, adaların
tamamında olan bitenden haberdar olabilir. Yine çiftçinin aksine, kral tüm takım adaların uzun
vadeli çıkarlarını gözetme eğiliminde olacaktır; çünkü bölgenin genel kazancı kendi kazancını
doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle kral, çevre kaynaklarını yönetmek için yukarıdan aşağı
yöntemini benimseyip, vatandaşına halkın uzun vadeli çıkarlarını gözeten emirler verecektir. Bu iki
farklı yaklaşımı daha iyi anlatmak için üç örnek seçtim. İlk ikisi aşağıdan yukarı yönteme,
sonuncusuysa yukarıdan aşağı yönteme örnektir.
Yeni Gine
Yeni Gine’nin dağlık arazilerindeki yaşam, yeryüzündeki aşağıdan yukarı yönetimin en
başarılı örneklerindendir. Yeni Gine kıyılarını keşfeden sömürgeci Batılılar, çok uzun süre iç
kısımlarda yaşam olmadığını sanmıştı. 1930’larda dağlık arazi üzerinde yapılan uçuşlar sırasında,
dünyayla bağlantısı olmayan kabilelerin varlığını farkettiler. Teraslanmış bahçeler arasında aralıklı
olarak kurulmuş ufak köylerden oluşan bu insan topluluğu, kendi kendine yeten bir toplumdu.
Kabileler halinde birbirleriyle sık sık savaşan, yarı çıplak gezip, derme çatma kulübelerde yaşayan,
metal yerine taş, tahta ve kemik kullanan bu insanlar, dışarıyla bağlantı kurmadan bu kadar
yüksek rakımlı ve yoğun yağış alan bir yerde, Avrupalıların aklının almayacağı şekilde tarım
yapıyorlardı. Avrupalılar tarafından ilkel görülen kabilelerin çiftçilik konusunda uzmanlığı, 7000
yıllık bir tecrübeye dayanıyordu. Birbirinden ayrı iki verimli vadide, ıslah ettikleri bitkileri
yetiştiriyorlardı. Deneme yanılma yöntemiyle keşfedilen, doğru tekniklere sahiptiler. Mesela,
sulama kanallarının dikey olduğunu gören Avrupalılar, kendi deneyimlerine dayanarak kanalları
yatay hale getirmelerini önerdi. Yerliler bunu denediğinde ise, sonuç tam bir fiyaskoydu. İlk
yağışta dolan kanallar çökünce, taraçalar da sele karıştı; toprak erozyona uğradı. Belli ki,
kanallarını dikey olarak kazmakla bir bildikleri vardı. Asırlardır, iklimi ve tarım yaptıkları araziyi çok
iyi tahlil etmiş, tekniklerini buna göre geliştirmişlerdi. Toprak verimliliğini arttırmak için çeşitli
yöntemlere başvurmuşlardı. Yabani otlar, çimen, kül, ev çöpü, tavuk dışkısı gibi maddeleri gübre
olarak toprağa karıştırarak, içerdiği besinleri mahsul ekimiyle kaybeden toprağı
zenginleştiriyorlardı. Nadasa bırakmak da bu yöntemlerden biriydi. Asırlardır ısınmak, yemek
pişirmek, kulübe yapmak üzere kereste ihtiyacını karşılamak ve bahçelere yer açmak için ormanlar
kesilmiş, ancak silvikültür olarak adlandırılan yöntemle, uzun zaman önce ahşap, kereste kullanımı
için çok çabuk büyüyen ve tohumundan kendiliğinden köklenen bir ağaç türü yetiştirilmeye
başlanmıştır. Bu da, ahşaba dayalı bir toplumun, dışarıyla bağlantısı olmadığı halde gelişip,
devamlılığını sağlayabilmesine neden olmuştur. Casuarina ağacı, aynı zamanda toprağın nitrojen
seviyesini dengelemekte ve nadas zamanını kısaltmaktadır. Köylülere sorduğumda, bana tüm bu
toprağa faydalı ve ihtiyaçlarına yönelik nedenlerin yanında, bu ağaçları gölgesi ve rüzgarda
yapraklarının çıkardığı ses için ektiklerini de eklemişlerdi.
Avrupalılar tarafından rahatsız edilmeden önce dağlık arazide bu kadar kendi kendine yeten
ve çevresiyle bu kadar dengeli yaşamayı becerebilmiş bir toplum oluşturmuş olmalarını, Yeni
Ginelilerin şimdiye kadar karşılaştığım en meraklı ve deneysel insanlar olmalarına bağlıyorum. Bazı
geleneklerin ya da tutumların, günümüzde de devam ettiğini görmek mümkün. Mesela, farklı bir
köye gittiklerinde yerel bitkileri bulup nasıl kullanıldıklarını öğrenip, kendi arazilerine getirip
ektiklerine birçok kez şahit oldum. Aynen bu şekilde, casuarina filizini bir dere kenarından alıp
diğer vadiye götürmüş olabilirler. Bu da, bu bitkinin neden sadece bu iki vadide yetiştirildiğini
açıklar. Silvikültür metodu, yararlı tarım tekniklerinin benimsenmesi, hep aşağıdan yukarıya
yöntemle gelişmiş olmalı. Çevrelerindeki ormanların giderek azaldığının ve kereste ihtiyaçlarının da
devam edeceğinin farkında olan köylüler, deneyimlerini birbirleriyle paylaşarak bu türden çözümler
üretmiş olmalılar. Elbette, toprak verimliliği ve ahşap teminini çözdükten sonra nüfus artınca, bu
defa nüfus sorunu ortaya çıkmıştır. Nüfus kontrolü, kısmen kabilelerin sık sık savaşmasıyla verilen
kayıplarda kendiliğinden oluyor, kısmen de doğal bitkilerle doğum kontrolü, çocuk düşürtme gibi
uygulamalarla, çocuk doğurduktan sonra kadınların belli bir süre cinsel ilişkiye girmemesi gibi
16
önlemler alınarak yapılıyordu. Hatta besleyemeyeceklerini düşündükleri yeni doğanları öldürdükleri
oluyordu.
Ancak böylesine bir yapının, burada gelişmiş olması da şaşırtıcı değildir. Çünkü 1930’larda
Hollandalı ve Avustralyalı sömürgecilerin gelişine kadar, kabileler arasında siyasi bir birlik yoktu.
Son derece demokratik bir toplum olan bu kabileler, aşağıdan yukarıya yöntemiyle çevrelerini ve
toplumsal yaşamı yönetmişlerdi. Kabile reisliği ya da aileden devralınan bir liderlik kavramı yoktu.
Karakter olarak güçlü olanlara büyük adam denirdi; ancak onların da konumu herkesle eşitti. Emir
verme yetkileri ya da teklif ettikleri öneriler kabul edilsin diye, kimseyi zorlamaya hakları yoktu.
Toplumu ilgilendiren bir karar alınması gerektiğinde, tüm köy bir araya gelir, fikri olanlar belirtir;
sonra uzun uzun konuşulup tartışılırdı. Herkesin söz hakkı vardı. Dışarıdan bakan biri için, ya da
Yeni Gine’nin bugünkü hükümeti için, karar alma mekanizmasında eskiden uygulanan bu aşağıdan
yukarıya yöntemi çok can sıkıcı gelebilir. Ancak, bu yöntem sayesinde Yeni Gine’nin dağlık
arazilerinde yaşayan insanlar, zamanında önlem almışlar; bunun sonucu olarak, Paskalya Adası
halkı, Mangarevalılar, Mayalar, Anasaziler ve nüfus artışı ve ormansızlaştırmayla başa çıkamayan
diğer toplumların kaderine mahkum olmamışlardır. Tarıma başlamadan on binlerce yıl önce ve
tarım yapmaya başladıktan sonra da 7000 yıl kadar, sürekli farklı koşullara yol açan iklim
değişimleri ve insanın çevreye olan etkilerine karşın, hayatta kalmayı başarmışlardır.
Günümüzün Yeni Gine toplumunda, halk sağlığının gelişmesi, yeni tarımsal ürünlerin
tanıtılması ve kabileler arası savaşların sona ermesi veya azalması, nüfusu arttırmaktadır. Artık
çocuk düşürtme ya da bebeklerin öldürülmesi, toplumsal olarak kabul edilen çözümler değildir.
Fakat, geçmişte buzulların erimesi, volkanik kül yağmurları vb. pek çok muazzam değişime, hatta
Avrupalıların gelişine bile ayak uydurabilmişlerdir. Bu durum, Yeni Ginelilerin acaba şimdi de
değişen koşullara, mevcut nüfus patlamasıyla mı adapte olacakları sorusunu akla getirmektedir.
Tikopya
Güneydoğu Pasifik’te küçücük ıssız bir ada olan Tikopya’nın hikayesinde de, aşağıdan
yukarıya yönetimi başarıyla uygulandığını görebiliriz. İnsanların 3000 yıldır yaşadığı bu ada o
kadar küçüktür ki, denizin sesinin duyulmadığı bir yeri yoktur. Yaklaşık 47 km2 alana sahip adada
1200 kişi yaşamaktadır. Tikopya, anakaraya çok ama çok uzaktır. Eskiden, geleneksel kanolarla
en yakını 137 km mesafede olan diğer adalara gitmek, kasırgalara oldukça yatkın olan okyanusta
tahmin edilemeyecek kadar zor ve tehlikeli olduğundan, çok az miktarda mal ithal edebiliyorlardı;
ve hava şartları yüzünden bu yolculukların ne zaman yapılabileceği belli olmazdı. Adalılar bunu
büyük bir macera olarak görürdü. Adanın kayaları alet yapmaya elverişli olmadığından, komşu
adalardan ithal edilmekteydi. Tikopyalıların temel gıda maddelerini yeterli miktarda ithal etmeleri
gibi bir ihtimal de bulunmadığından, kurak geçen Mayıs ve Haziran aylarında ve bahçelerini yerle
bir eden ve tahmini mümkün olmayan şiddetli kasırgalardan sonra, yetecek kadar ürün fazlası
üretip muhafaza etmeleri gerekiyordu.
Tüm bunlara rağmen Tikopyalıların 3000 yıl boyunca adada hayatta kalmayı başarabilmesi
için iki sorunu halletmiş olmaları gerekliydi: 1200 kişiye yetecek kadar yiyecek üretmeyi başarmak
ve beslenmesi imkansız olacağından nüfus artışına engel olmak. Bol miktarda yağış aldığından
ağaçların büyümesi çok kolay olduğu için, yağmur ormanlarını andıran, ancak meyve ve
yemişlerinin hepsi yenebilir olan ağaçlar ve ağaçsız dar bir alanda ve bataklıklarda adanın iklimine
uygun olan ıslah ettikleri ürünleri yetiştirerek; protein ihtiyaçlarını ise ördek, balık ve deniz
ürünlerinden karşılayarak, ilk sorunu çözebilmişlerdi. Tuhaftır ki, deniz ürünlerinden sürdürülebilir
bir şekilde faydalanmış olmalarının nedeni, balık tutulması ve de yenmesi için reislerinin izninin
gerekmesidir. Yani, tabular aşırı balık avlanmasına engel olmuştur. Adadaki kısıtlı kaynaklardan
ancak belirli sayıda insana yetecek kadar yiyecek sağlanabildiği için, 3000 yıl önce adaya kanoyla
ulaşarak ilk yerleşen 25 kişiden sonra nüfus giderek artmış, fakat nüfusu belirli bir sayıda
tutmaları gerektiğini farkettiklerinde çeşitli yöntemler geliştirmişler ve ailelerin bakabileceklerinden
fazla çocuk yapmasını engellemişlerdir. Geleneksel Tikopya’nın nüfusu, idare etmekte benimsediği
yedi yöntemden en basiti, halk arasında “geri çekme” olarak bilinen coitus interruptus yöntemiyle
doğum kontrolüydü. Başka bir yöntem, istenmeyen gebeliklere uygulanan çocuk düşürtmeydi.
Bazı durumlarda, doğan bebeğin öldürüldüğü de kayıtlara geçmiştir. Toprak fakiri ailelerin erkek
çocukları cinsel ilişkiye girmez, evlenme yaşı gelmiş kızlarsa poligamik ilişkilere gireceğine bakire
17
kalırdı. Zaman zaman başvurulan diğer bir yöntemse intihardı. 1929 ile 1952 yılları arasındaki
kayıtlara baktığımızda, yedi kişinin kendini asarak, on iki kişinin de denize açılarak intihar ettiğini
görürüz. Daha popüler bir yöntemse, “sanal intihar” olarak tanımlanan ve insanların sağ kalma
olasılığı çok düşük olan deniz yolculuklarına çıkmasıydı. Yine 1929-1952 kayıtlarına baktığımıza bu
yöntemin 81 erkek ve 3 kadının yaşamını aldığını görebiliriz. Bu yöntem, salgınla boğuşan
kalabalık bir adada fakir ailelerin gençlerince, çok da uzak gelmeyen bir çözüm olarak görülmüş
olabilir.
M.S. 1600’de Adada, sözlü geleneklerde yer bulan ve arkeolojik olarak da kanıtlanan başka
bir tarihi karar, bu kara parçasındaki tüm domuzları öldürmek olmuştur. Protein ihtiyacının daha
fazla deniz mahsulü tüketerek karşılanmasına karar verildi. Tikopya’lıların kayıtlarına göre,
atalarının böyle bir karar almasındaki başlıca etkenler, domuzların bahçelere girip zarar vermesi,
yemek konusunda insanlarla rekabet içinde olması ve insan beslemek için verimsiz bir seçenek
olmasıydı (bir kilo domuz eti üretmek için insanlarca yemeğe uygun 20 kilo sebze gerekmektedir).
Kabile reisleri için lüks bir yemek haline gelen bu gıdayı tüketmekten vazgeçmelerine şaşırmamak
gerekir.
Nesillerdir nüfus artışını kontrol altına alarak, dikkat çekici bir sürdürülebilir ekonomi
geliştirmiş olan Tikopyalılar, herkesin birbirinin tanıdığı ve doğanın merhametine aynı derecede
maruz kaldığı ufacık bir adada, kolektif karar alma mekanizmasını benimsemişlerdir. Herkes
birbirine hısım akrabadır ve reisler halkla eşit haklara sahiptir. Ailesi, büyükleri, yardımcıları, klan
üyeleri reisleri eleştirebilir. Adada halen dört ayrı klan yaşamaktadır. Tikopyalılar’ın toplumsal
yaşamlarını aşağıdan yukarıya yönetim yöntemini uygulayarak sürdüren kültürlere iyi bir örnek
olduğunu söylemek mümkündür.
Japonya
Başka bir başarı hikayesi de, yine yoğun nüfuslu, dünyadan kopuk, ancak uzun tarihi
boyunca kendi kendine yeten ve sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimsemiş başka bir ada
toplumu hakkındadır. Günümüzde Japonya, yoğun nüfuslu, şehirleşmiş ve endüstriyel bir toplum
olmasına rağmen ülkenin %80’i ormanla kaplıdır. Ormanlık araziler Avrupa’da 9000 yıl önce
tarımın başlamasından bu yana giderek azalmış olmasına rağmen, 1500’lerde Almanya’da
başlayan ve zaman içinde geliştirilen ormancılık tekniklerinin 1700’lerden sonra kıtaya
yayılmasıyla beraber, 1800’lerden itibaren ormanlık alanların miktarında artış görülmeye
başlamıştır. Dünyanın diğer ucundaki Japonya’da aynı dönemde topraklarını ormansızlaştırdığının
farkına vararak, yukarıdan aşağı topluma dayatılan kurallarla ormanlarını geri kazanmıştır.
Japonya’da orman politikası, çelişkili bir şekilde uzun bir barış ve refah döneminin ardından oluşan
çevre ve nüfus sorununa tepki olarak ortaya çıkmıştır. 1600’lerde sona eren iç savaş ve karışıklık
döneminden sonra, ülke şogunların yönetimine geçmiş, imparatorluk mevki ise, sadece
göstermelik olarak devam ettirilmiştir. Savaşın bitmesini takip eden yüzyıl içinde nüfus iki katına
çıkınca, tarım faaliyetleri artmıştır. Evlerin inşaatı için kereste ve yakacak odun ihtiyacını
karşılamak üzere ormanlar katledilmiştir. 1720’lerde Edo (günümüz Tokyo’su) Dünyanın en
kalabalık şehri haline gelmiştir. Fakat o zaman bütün evler ahşap olduğundan, yangınlara çok
yatkındı. Çıkan büyük yangınlarda yanıp kül olan evlerin yerine, bir o kadar daha ağaç kesilip
yenileri yapılıyordu.
1500’lerin ortasında adaya gelmeye başlayan Katolik misyonerler, yüz binlerce Japon’u
hristiyan olmaya ikna ettikten sonra, Şogunlar bu durumu, Batılıların Japonya’yı ele geçirmek için
bir hazırlığı olarak gördüler. Bu durumu kendi otoritelerine bir tehdit olarak algıladıklarından,
Hristiyanlığı, yabancıların ülkeye girişini, yasakladılar. Aslında Çin, Hindistan ve pek çok ülkenin
geçmişine bakıldığında, masum tüccarlar ve misyonerleri, Avrupalı askeri müdahalenin izlediğini
düşünürsek, Şogunların tehdit algısı yanlış değildir. Sonrasında, dönemin şogunu daha ileri
giderek, Japon gemilerinin de başka kıyılara gitmesine yasak getirip, ardından da ülkede bulunan
tüm Portekizlileri sürdürdü. Böylece Japonya, tüm dünyayla irtibatını kestiği bir 200 yıla girdi.
Sadece, Katolik olmadıkları için Hollandalı baz tüccarların mal getirmesine ve ancak sadece
Nagasaki limanında küçük bir adaya kadar yaklaşmalarına izin veriliyordu.
Merkezi yönetimle, tüm ülkede birleşik para birimi ve ortak ölçüler kullanılmaya başlamıştı.
18
Kereste kıtlığı başlayıp nüfus da hızla artmaya devam ederken, 1657’de Başkentte çıkan devasa
yangın, -Paskalya adasındakine benzer bir felaket yaşanabilecekken- Japonlar için sarsıcı bir
uyanışın başlangıcı oldu. Takip eden iki yüz yıl boyunca yavaş yavaş nüfus sabitlendi ve
yenilenebilir kaynakların tüketim miktarında azalma sağlandı. Şogunların, Konfüçyüs öğretisini
resmi ideoloji olarak kabul etmesinin ardından, yukarıdan aşağı yöntemiyle yani toplumun en üst
kesiminden en alt kesimlerine kadar ülkeyi felaketten korumak için tüketimin sınırlanması, doğal
kaynakların tasarruflu kullanılması teşvik edilerek, gidişat bir anlamda tersine çevrildi. Daha az
çocuk doğurmaya, doğum kontrolü yapmaya başladılar. Odun yerine, daha çok kömür kullanımı
başladı. Yukarıdan aşağıya alınan tedbirler, kesilen ağaç sayısıyla ekilen ağaç sayısı arasındaki
dengesizliği ortadan kaldırmaya yönelikti. Çok sıkı denetlemeler sonucunda, kesilenden çok daha
fazla sayıda ağaç ekilmesini sağlamayı başardılar.
Japonya, diğer ülkelerle ticarete uzun süre kapalı kaldı. Ticaret ortakları, sadece Koreliler
ve Japonya’ya çok yakın Ainu adasındaki yerlilerdi. Ainu’dan ithal edilen somon ve geyik miktarı o
kadar yüksekti ki, sonunda bu kaynak tükenme noktasına geldi. Japonya’ya bağımlı hale gelen
Ainu toplumu, ekonomik bozulma, salgın hastalıklar ve askeri fetihlerle mahvoldu. Dolayısıyla o
dönemde Şogunların kendi ülkelerinin kaynak sorununa çözüm sağlamak için yaptıkları, başka bir
yerin kaynaklarını tüketmek oldu. Aynen Gelişmiş ülkelerin halen diğerlerine yaptığı gibi.
Japonya gıda, kereste ve birçok metal ihtiyacını kendi kendine karşılayabiliyordu. Silahlar
yasaklanmıştı. Bu kendi kendine yetme durumu 1853’te Amerikan filosunun gelip limanlarını
Amerikalı balina avcılarına ve ticaret gemilerine açması için dayatmasıyla son buldu. Bu şekilde
yeniden ellerine silahlara kavuşan barbarlardan ülkeyi koruyamayacaklarını farkeden Şogun
yönetimi 1868’de çöktü. Ardından Japonya, yarı feodal bir toplumdan modern bir devlet olma
yolunda hızlı bir dönüşüme girdi.
Japonya’nın başarısı öngörülü yöneticilerin uzun vadeli hedeflere odaklanıp, bilgece
davranmış olmalarına ve toplumda büyük bir fark yaratabilmelerine dayalıdır. Ülkedeki amansız
ormansızlaşma süreci, yöneticilerin çevrelerinde olan değişimi fark etmelerine ve etkili kararlar
almalarına neden olmuştur. Şu anda Japonya, Dünyada yüzölçümüne kıyasla en fazla ormanlık
alana sahip ülkedir. Bu da, devlet adamlarının aldıkları kararlarla çevre koruma bilincini yaygın
hale getirebileceklerine çok iyi bir örnektir.
Bir Ada, İki Halk: Dominik Cumhuriyeti ve Haiti
Modern dünyanın sorunlarını anlamak isteyen biri için, aynı adayı paylaşan iki ülkenin
sınırlarının nasıl oluştuğunu ve aralarındaki farkı anlamaya çalışmak, zorlu ancak yol gösterici bir
çaba olacaktır. Karayipler’deki Hispaniola Adasının Haiti ve Dominik Cumhuriyeti arasında bıçakla
kesilmişçesine bölünmüş sınır çizgisinin bir yanı, yemyeşil ormanlarla öteki yanı ise, çorak
tarlalarla kaplıdır. Aynı coğrafyada olmalarına rağmen, bu iki ülke birbirinden tamamen farklıdır.
İspanyol kaşifler (Kristof Kolomb 1492) Adaya ilk ayak bastıklarında, her yerin yemyeşil
ormanlarla kaplı olduğunu kaydetmişlerdi. Her iki ülkede de ormanlık alanlar o zamandan bu yana
çok azalmış olmasına rağmen, Dominik Cumhuriyeti topraklarının %28’i; Haiti’nin ise sadece %1’i
ormanlarla kaplıdır. Sahip oldukları ormanlık arazi miktarı arasındaki fark, ekonomilerindeki farkla
da doğru orantılıdır. Batılı devletlerin tropiklerdeki eski sömürgelerinin hepsinde olduğu gibi, her
iki ülke de yolsuzlukla iç içe geçmiş hükümetler veya güçsüz iktidarlarla yönetilmekte; düşük
tarımsal üretim, yetersiz kamu sağlığı gibi ciddi sorunlarla boğuşmaktadır. İkisi de fakir ülkelerdir;
ama yine de Haiti’nin durumu her anlamda daha kötüdür. Yeni Dünya’nın en kalabalık nüfuslu
ülkelerinden olan Haiti’nin yüzölçümü adanın sadece üçte biri olmasına rağmen, 1,5 km2’ye 1000
kişi düşmektedir. Çoğu kıt kanaat geçinen çiftçilerden oluşan halkın bir kısmı düşük ücretlerle
serbest ticaret bölgelerinde tekstil veya ihracat işçisi olarak; diğer kısmı da turizm beldelerinde
çalışarak geçimlerini sağlamaktadır. Mütevazı piyasa ekonomisi, büyük ölçüde ihracata yönelik
kahve ve şeker üretimine dayalıdır. Ticaret hacmi belirsiz olmakla birlikte, Kolombiya ve ABD
arasındaki uyuşturucu trafiği için de önemli bir geçiş noktasıdır. Taşrada yaşayan çoğunluk ya da
Başkentin gecekondularındaki fakir kesimle, Başkente yakın serin dağlarda yaşayıp, Fransız
restoranları ve şaraplarının keyfini süren aşırı zengin elit kesimin arasında, büyük bir uçurum ve
19
kutuplaşma vardır. Haiti’nin nüfusu arttıkça AIDS, tüberküloz, sıtma ve çeşitli hastalıklar hızla
yayılmaktadır.
Dominik Cumhuriyeti ise komşusuyla pek çok sorunu paylaşmasına karşın gelişmekte olan
bir ülkedir. Nüfus yoğunluğu ve nüfus artışı Haiti’den çok düşük, kişi başına düşen milli geliri ise
beş kat fazladır. Geçen 38 yıl boyunca askeri darbe görmediğinden, en azından demokrasiden söz
etmek mümkündür. Patlama yaşayan ekonomisinde, demir ve nikel sanayii döviz getirmektedir.
Denizaşırı ihracatı, kahve, kakao, tütün, puro, taze çiçek ve avokado gibi tarımsal ürünlerden
oluşur. Telekomünikasyon ve turizm sektörleri gelişmiştir.
İki ülke arasındaki sosyal ve ekonomik farklılıklar, milli parklarda da kendini hemen belli
eder. Haiti’de kaçak ağaç kesen köylülerin tehdidi altında güç bela korunan sadece 4 tane milli
park varken, Dominik Cumhuriyeti’nin doğal yaşam alanlarını koruma sistemi, Amerika kıtasındaki
en kapsamlı ve geniş çaplı olanıdır. 74 milli park ve sit alanları, ülkenin %32’sini oluşturur. Her ne
kadar ödenek yetersizliği çekse de bu durum, başka sorunları ve öncelikleri bulunan fakir bir ülke
için oldukça etkileyicidir. Bu başarılı sistem doğayı koruma derneklerinin, sivil toplum
kuruluşlarının çabasıyla oluşturulmuştur.
Aynı adadaki iki ülkenin vardığı nokta, nasıl olur da bu kadar farklı olur ve daha da önemlisi
büyük ölçüde gerileyen neden Dominik Cumhuriyeti değil de Haiti olmuştur? Her iki ülke de
tarihinde, Avrupalı sömürgeciliği ve Amerikan işgali yaşamıştır. Haiti’nin geçmişte, komşusu
Dominik Cumhuriyetinden çok daha güçlü ve zengin olduğu düşünülünce, benzerliklerine karşın
aralarındaki farklılık, daha çarpıcı bir hal almaktadır. Haitililer 19. yy'da birçok taarruz
gerçekleştirmiş ve hatta komşusunu 22 yıl boyunca boyunduruğu altına almıştır. Fakat bundan
öncesinde Adanın tarihine bakacak olursak, İspanyol kaşiflerin gelmesiyle, altın madenlerinde köle
gibi çalıştırılan yerlilerin çoğu, bağışıklıkları bulunmayan Avrasya hastalıklarıyla ölmüşlerdir.
Kayıtlara göre 500 binden 3000’e düşen ada nüfusu, 1500’lerde iyice azaldı ve Adanın şeker
kamışı yetiştirmeye uygun olduğunu farkeden İspanyollar, köle olarak Afrika’dan işçi getirmeye
başladılar. Ada, şeker üretimiyle, 16.yy boyunca zengin bir sömürge oldu. Fakat İspanyollar’ın
adaya olan ilgisi, Amerika kıtasında daha kalabalık ve bereketli yerler keşfettikçe, azaldı.
Afrika’dan köle getirmektense, köleleştirebilecekleri Meksika, Peru ve Bolivya yerli halklarına
yöneldiler. Bu arada Karayipler’de cirit atan İngiliz, Hollandalı ve Fransız korsanlar, Hispaniola’daki
ve diğer adalardaki yerleşimlere saldırmaya başlamıştı. Ayrıca İngiliz, Fransız ve Hollandalı
sömürgecilerin güçlenmesiyle İspanya siyasi ve ekonomik çöküşe geçip gücünü kaybetmeye
başladı.
İspanyollar Adanın doğusunda yerleşmişken, Fransız korsanlarla birlikte Fransız tacirler ve
maceraperestler, Adanın batı tarafında bir yerleşim kurdular. Güçlenen Fransa’nın desteklediği
köle ticareti ve tarım faaliyetleriyle Adanın batısı, doğusuna göre hızlı bir şekilde gelişmeye
başladı. İşte Adanın iki tarafının tarihi, bu noktada birbirinden ayrışmaya başladı. 1700’lerde
İspanyol tarafında, az bir İspanyol nüfus ve az sayıda (30 bin) köleyle sığır yetiştiriciliğine dayalı
ufak bir ekonomi faaliyetteyken, Fransız sömürgesinde olan batı tarafı ise daha kalabalık bir nüfus,
çok sayıda (700 bin) köle ve şeker üretimine dayalı bir ekonomiye sahipti. O zamanlar Saint
Dominique denen Fransız sömürgesi, Yeni Dünya’nın en zengin sömürgesine dönüşmüştü ve
Fransa’nın zenginliğinin çeyreğini karşılıyordu.
Bu arada İspanya artık işine yaramayan Adanın doğu tarafını 1795’te Fransa’ya devretti.
Fakat, daha sonra patlak veren köle ayaklanmalarını durdurmak için adaya gelen Fransız ordusu
yenildi. 1804’de ise Fransa, Hispaniola’dan vazgeçip, adayı ABD’ye bıraktı. Fransız Hispaniola’sının
eski köleleri, ülkelerine Haiti adını (adanın asıl yerlileri olan Taino Kızılderilileri’nin adaya verdikleri
isim) vererek, kölelik sistemi tekrarlanmasın diye beyazları öldürüp şeker kamışı tarlalarını ve
altyapıyı mahvederek, tarlaları aileler arasında paylaştırdılar. Ancak bu, Haiti’nin tarımsal üretimin
düşmesine neden oldu. Beyaz nüfusun öldürülmesi ve kalanların da göç etmesi ise, Haiti’nin insan
kaynakları ve bilgi birikimini kaybetmesine sebep oldu. Bağımsızlığını kazanan Haiti, Adanın
doğusunu iki kez işgal etti. Ancak daha sonra doğudaki Santo Domingo, bağımsızlığını kazandı.
1850’ye gelindiğinde, Batı tarafındaki Haiti, doğu tarafına kıyasla Adanın daha az bir kısmına
hükmediyordu; ama nüfusu daha fazlaydı ve genellikle tarımla uğraşan Afrika kökenliler ve
Fransızca konuşan melez kesimden oluşuyordu. Haiti, kölelik deneyimi ve korkusu nedeniyle
yabancıların toprak mülkiyetine, yatırım yapmalarına izin vermiyordu. Nüfusun çoğunluğu Ada’ya
20
özgü bir şekilde Fransızca’dan türemiş, Creole denen bir dilde konuşuyordu. Doğudaki
Dominiklilerse, daha çok toprağa fakat daha az nüfusa sahipti. Hala sığır yetiştiren halk,
göçmenlere iyi davranıp, vatandaşlığa kabul ediyordu. İspanyolca konuşan toplum, Curaçao
(Kurasao) Yahudileri, Kanarya Adalılar, Lübnanlılar, Filistinliler, Kübalılar, Porto Rikolular, Almanlar
ve İtalyanlar’dan oluşuyordu. 1930’lardan sonra Avusturya’dan gelen Museviler, Japonlar ve daha
çok İspanyol bunlara katıldı. Bu nedenlerle de, Dominik Cumhuriyeti Avrupalı gözünden
bakıldığında olumlu bir tablo çizerken, Haiti’nin eski kölelerden oluşan ve yabancılara düşmanca
davranan bir yer olarak algılanması, iki ülke arasındaki ekonomik farkın büyümesine yol açtı.
Dominik tarafı, Avrupa ve Amerika’dan yatırım desteği alarak piyasa ekonomisi geliştirdi ve
ihracatını arttırdı.
Haiti ve Dominik Cumhuriyeti, birbirine en çok politik istikrarsızlık açısından benzer. Ard
arda düzenlenen darbelerle yönetim, özel ordulara sahip yerel liderlerin birinden diğerine
geçmiştir. Sadece 1843-1915 arasında Haiti’nin 22 devlet başkanı, ya suikasta kurban gitmiş ya
da devrilmiştir. Dominik ise 1844-1930 arasında 50 başkan değiştirmiş, 30 devrim yaşamıştır.
Ama, Adanın iki tarafında da başkanlar kendilerini ve yandaşlarını zengin etmeye uğraşmaktan
başka bir iş yapmamışlardır. I.Dünya Savaşı sırasında, Amerikan ordusu Adanın iki tarafını da işgal
etti. İşgal ordusu çekildikten sonra, siyasi istikrarsızlık yeniden baş gösterdi. Sonrasında,
Amerikan ordusunda yetiştirilmiş ve Dominik polis kuvvetlerinin şefi olan Rafael Trujillo,
avantajlarını kullanarak 1930’da Dominik Cumhurbaşkanı seçildi. Tarihteki en kötü diktatörlerden
biri olan Trujillo, toplum yararına kisvesiyle, tüm olası muhaliflerini işkence ederek sürdürdü veya
öldürdü. Tam anlamıyla bir polis devleti kurarak, sözde ülkeyi modernleştirmek, ekonomiyi, alt
yapıyı ve sanayiyi geliştirmek adına yaptığı icraatlarla, aslında kendisinin ve yakın çevresinin
cebini doldurdu. 1950’lerde desteğini kaybetmeye başlayınca, Ülkede ayaklanmalar çıktı. Sonuçta,
CIA’in parmağı olduğu bariz olan bir suikastla, 1961’de Trujillo öldürüldü. 1965’te iç savaş çıktı.
Amerikan müdahalesini takiben, çok sayıda Dominikli ABD’ye göç etmeye başladı. Ardından
Dominik siyasetinde 34 yıl boyunca söz sahibi olacak Balaguer başkanlığa seçildi. O da
yolsuzluğun yaygın bir şekilde devam etmesine göz yumdu; ama 1961’den itibaren Dominik
Cumhuriyeti sanayileşmeye ve modernleşmeye devam etti.
Benzer şekilde, Haiti halkı da ard arda devrilen başkanların ardından, 1957’de zalim
diktatör Duvalier ile tanıştı. Gizli servis aracılığıyla çok sayıda insanı öldürttü. Ülkeyi
modernleştirmek, sanayi ekonomisini geliştirmek veya cebini doldurmak gibi kaygılardan çok güç
sahibi olmanın keyfini sürdü. Ölünce yerine geçen oğlunun yönetiminde, Ülkenin zaten zayıf olan
ekonomisi iyice daraldı. Siyasi istikrarsızlık yeniden başladı.
Birbirine sınır olan bu iki ülke arasındaki en belirgin fark olan orman arazileri,
ekonomilerinin gelişmesinde de belirleyici olmuştur. Örneğin Balaguer’in, ormanların korunmasına
yönelik bir politika izlemesi, ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak için barajlar kurması, doğalgaz
ithal etmesi, ormanların kesilmesini engellemiş, öbür tarafta Haiti’nin orman kaynaklı mangal
kömürüne bağımlı kalması geri kalan ormanlarının da yok edilmesine yol açmıştır. Her iki ülkenin
ekonomisi de, ABD başta olmak üzere başka ülkelere göçmen olarak giden vatandaşlarının
memleketlerine gönderdiği dövizlerden faydalanmaktadır. Dominik Cumhuriyeti kişi başına düşen
2200 dolarlık yıllık gelirle hala fakir bir ülke sayılsa da, büyüyen inşaat sektörü ve artan trafikle
gelişen bir ekonominin göstergelerine sahiptir. Diğer taraftan Haiti, Afrika dışında insan ömrünün
en kısa olduğu, eğitim ve yaşam standardının en düşük olduğu ülke olma konumunu
sürdürmektedir. Kahve ihracatı aynı oranda devam etmekte ama, nüfus hızla arttığından, bu hiçbir
şekilde yeterli olmamaktadır.
Adanın iki tarafında yağış miktarı ve dağlar gibi, bazı coğrafi, çevresel farklılıklar vardır ve
bunun varılan noktaya belli bir oranda katkısı olmuştur. Ancak bu farklılıklar, durumu tek başına
izah edebilmekten çok uzaktır. Bu büyük ayırımı açıklayabilen ana unsur, sosyal ve siyasi
farklardır. İki toplum ve liderleri arasındaki ilişkiyi, ulusal kimliği ve kurumsal yapıyı şekillendiren,
tarihsel farklardır. Mesela, yakın dönemlerde iki ülkeyi de iki diktatör yönetmiştir; ancak birisi
kendi çıkarına olsa da ülkesini sanayileştirme hırsı gütmüş, diğeri ise bu konularla ilgilenmemiştir.
Öte yandan, Balaguer’in çevreci yaklaşımı, Dominik Cumhuriyeti’ne çok büyük fayda sağlamıştır.
Dolayısıyla, Ülke yöneticilerinin birbirinden farklı mizaçları, toplumların da farklı gelişmesinde rol
oynamıştır. Dominik Cumhuriyeti’nin aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı yöntemlerin karışımı bir
21
yönetim geliştirmesi, komşusundan daha iyi bir duruma ulaşmasını sağlamış olabilir. Ülkede
üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, bilinçli bireylerin bakanlıklarla yüz yüze görüşebilme
imkanının bulunması sayesinde, Dominik Cumhuriyeti modern toplumların hiçbirinde olmadığı
kadar çevreci politikaları yürürlüğe koymayı başarmıştır. Çevresel sorunlar toplumları
sınırlandırabilir; ancak farkı yaratan, toplumun bunlara vereceği tepkidir. Bu kapsamda, sonuç iyi
veya kötü olsun, Ülkeyi yönetenlerin eylemleri ve eylemsizlikleri de belirleyicidir.
Sendeleyen Dev: Çin
Çinli liderler, bir zamanlar insanoğlunun doğaya hükmedebileceğini ve hükmetmesi
gerektiğini düşünürdü. Onlara göre, çevreye verilen zarar sadece kapitalist toplumların başına
musallat olurdu ve sosyalist toplumlar, böylesi dertlere bağışıklık sahibiydi. Ülkede felaketi andıran
çevre sorunları karşısında, günümüzde aynı görüşe sahip bir liderin daha kaldığını sanmıyorum.
1983’te çevre koruma, kağıt üzerinde temel bir ulusal prensip olarak ilan edildi. Ancak yerel
koşullar ve dinamikler göz ardı edilerek alelacele yürürlüğe konan çevre koruma kanunları, etkin
bir biçimde uygulanamadı. Bugün, Çin’de meydana gelen kum fırtınaları yüzünden, yılda 540
milyon dolar, asit yağmurları nedeniyle yok olan orman ve tarım ürünleri anlamında 730 milyon
dolar zarar meydana gelmektedir. Çevresel zararın, Ülkeye daha ciddi faturaları da vardır. Pekin’i
kum ve tozdan korumak için ağaçlardan oluşan bir “yeşil halka” yapmanın maliyeti, 6 milyar
dolardır. Haşerelerin neden olduğu tarımsal zarar ise, yıllık 7 milyar dolar civarındadır. Korkunç
sonuçlar ve bunun maliyeti burada bitmiyor: 1996 sel felaketinin tek seferlik zararı - 27 milyar $,
çölleşmenin yol açtığı doğrudan zarar - 42 milyar $, su ve hava kirliliği kaynaklı yıllık kayıplar, 54
milyar $ seviyesindedir. Sadece son iki rakamın toplamı Çin’in bugünkü GSYİH’nın %14’üne denk
gelmektedir.
Kentsel alanlarda yaşayan Çinlilerin kanındaki kurşun seviyesi, Dünyanın diğer yerlerinde
fazlasıyla tehlikeli kabul edilen seviyenin tam iki katıdır. Böylesi bir kirlilik oranı, çocukların zihinsel
gelişimini doğrudan etkileyebilecek bir seviyedir. Hava kirliliğinin yılda 300.000 insanın hayata mal
olduğu ve sağlık sistemine 54 milyar dolarlık bir yük getirdiği hesaplanmaktadır.
Coğrafi koşullar nedeniyle Çin topraklarının çoğu, henüz M.Ö. 221 yılında bütünleşmişti ve
o zamandan beri tek bir toplum olarak var olmayı başarmıştır. Diğer yandan coğrafik olarak
bölünmüş Avrupa, hiçbir zaman siyasi olarak tek bir bütün olamamıştır. Bu bütünlük, Çinli
liderlerin, Avrupalı meslektaşlarının hayalini bile kuramayacağı büyüklükte bir alanda hakimiyet
kurmasını, iyisiyle ve kötüsüyle hızlı bir biçimde büyük değişikliklere gidebilmesine uygun ortamı,
sağlamıştır.
Bütünleşmiş bir Çin’in artıları ve eksileri, günümüzde bile hissedilir biçimde devam
etmektedir. Devlet, çevreyi, yaşam kalitesini ve halkını doğrudan etkileyen kararları alırken
sendelemektedir. Artılara bakacak olursak, Çinli devlet adamları Avrupalı ve Amerikalı liderlerin
asla tezahür edemeyeceği ölçekteki sorunları çözebilme gücüne sahiptir. Buna en iyi örnekler,
nüfus artışını kontrol etmek için tek-çocuk politikası uygulaması ve ağaç kesimini 1998’de ulusal
düzeyde yasaklamasıdır. Madalyonun öteki yüzüne bakarsak Çinli liderlerin, yine Avrupalı ve
Amerikalı liderlerin yapması asla mümkün olmayan hatalar yaptığını da görürüz. Bunun başında,
Büyük Atılım’ın neden olduğu kaos ortamı, Kültürel Devrim sırasında milli eğitim sistemini
parçalara ayırmak ve ülkede inşa edilen üç mega-projenin neden olduğu çevresel sorunlar
sayılabilir.
Neden Bazı Toplumlar Yıkıcı Kararlar Alır?
Bir toplumun gözü önündeki sorunu algılamasını geciktiren birçok unsur vardır. Bunlardan
en sık rastlananı, inişli çıkışlı değişimler tarafından gizlenen, sorunun çok yavaş bir evrilme hızı
olduğu durumlardır. Siyasetçiler, dikkat dağıtan iniş çıkışların ardına gizlenen yavaş değişimlere,
“sinsi normallik” terimini yakıştırmışlardır. Ekonomi, eğitim sistemi, trafik sıkışıklığı veya herhangi
başka bir parametre çok yavaş bir şekilde olumsuza doğru kayıyorsa her yılın, bir evvelkine
22
kıyasla biraz daha kötü olduğunu fark etmek, giderek daha da güç hale gelir. Bu değişim
karşısında “normal” olarak tanımlanan durumu tarif eden standart, kademeli olarak ve fark
edilmeksizin olumsuz yöne hareket eder. İnsanların böylesi belli belirsiz artarda sıralanan yıllık
değişimlerin farkına varması, bazen on yıllar sürebilir. Böyle durumlarda insanlar, bir anda yaşam
standartlarının ve normal olarak kabul edilenin eskiye kıyasla daha kötü olduğunu, küçük bir
sarsıntıyla fark eder. Sinsi normallik kavramıyla ilişkili başka bir terim, “çevresel hafıza kaybı”
olarak anılır. Bu durum, insanın yaşadığı çevrenin, sözün gelimi 50 yıl önce nasıl göründüğünü
unutması, daha doğrusu bu süreçte yıllık bazda yaşanan yavaş değişimler sonucu durumu
kanıksamasıdır.
Sanırım çevresel hafıza kaybı kavramı UCLA’deki öğrencilerimin sorusunu daha kapsamlı
yanıtlayacaktır: “Paskalya Adası yerlileri kalan son ağacı keserken ne düşünüyordu?”... Zaman
içinde Paskalya’daki ağaçların sayısı azaldı, küçüldü ve sonunda önemini yitirdi. Meyve veren son
ağaç kesildiğinde herhangi ekonomik bir öneme sahip olmaktan çok uzaktı. İşte bu nedenle son
ağaca hoşça kal demek zor olmadı.
Başarısızlık haritasında üçüncü durak, en sık rastlananı ve aynı zamanda en şaşırtıcı
olanıdır. Yapılan araştırmalar, toplumların önlerindeki sorunu algılamasından sonra bile, çoğu
zaman hiçbir girişimde bulunmadığını göstermektedir. Böylesi başarısızlıkların nedenlerine bakacak
olursak, çoğunun insanlar arasındaki çıkar çatışmalarından doğan ve ekonomi uzmanlarının
“rasyonel davranış” olarak tanımladığı başlık altında toplandığını görürüz. Başka bir deyişle, bazı
insanlar başkalarına zarar verecek davranışlarla umarsızca kendi çıkarlarının peşinde koşmayı
kendi hakkı olarak görmektedir. Bu durum, akılcı davranmak adına sağduyunun kaybedilmesi
olarak açıklanabilir. Bu işin failleri kendilerini rahat hisseder; çünkü hiç beklemeden büyük ve
mutlak kârlar etmeye tipik olarak aşırı odaklanmış ve aşırı motive olmuş bu insanlar, çıkarları
uğruna birçok insanın zarar göreceğini aklına getirmez ya da umursamaz. Bu işten zarar gören her
kişinin bireysel anlamda kaybı az olduğundan, hakkını aramak için kavgaya girişme olasılığı
azalmaktadır. Buna bir örnek, “mantıksız sübvansiyonlar” olarak anılır: devletlerin, örneğin ABD’de
balıkçılık ve şeker kamışı tarımı ve Avustralya’da pamuk tarımı gibi normal şartlarda ekonomik
olmayan sanayi kollarını desteklemek için ayırdığı büyük ödenekler çevreye, dolayısıyla toplumun
geleceğine büyük zarar vermektedir.
Geçmiş toplumların yaşadığı çevre sorunlarını arkeolojik bulgulara, bilimsel verilere göre
inceleyebiliriz; ancak, verdikleri tepkileri ve yaptıklarını neden yapmayı seçtiklerini, ancak
tahminlerden yola çıkarak değerlendirebiliriz. Oysa ki, şu anda Dünyanın pek çok yerinde çevre
sorunlarını bire bir yaşayan toplumlar çoğunluktadır.
Büyük Şirketler ve Çevre
İnsan varlığının etkisine çok hassas sayısız kuş ve memeli türü, kendine Yeni Gine’de
sığınak bulmuştur. Bu hayvanlar, eti veya göz alıcı tüyleri için avlandığından veya yakalanıp kafese
konduğundan, insanların yaşamadığı yerlere sığınmışlardır. Burada balta girmemiş ormanların
derinliklerinde yaşamlarını sürdürürler. Bu türler arasında ağaç kanguruları, tepeli devekuşları,
öküzburnu kuşu, büyük güvercinler, cennet kuşu, Pasquet Papağanı ve daha niceleri bulunur.
Kutubu bölgesinde ilk defa kuş gözlemeye gittiğimde, ana hedeflerimden biri Chevron Petrol
Kuyularının bulunduğu özel bölgede bu türlerin, başka yerlere kıyasla ne kadar az olduğunu
belirlemekti. Beni şaşırtan bir sonuçla karşılaştım. Chevron sahasındaki türler, Yeni Gine
adasındaki bazı ücra köşeler hariç, görmediğim kadar çoktu. Chevron çalışanları ve onlara iş yapan
taşeron şirket mensuplarının bu bölge dahilinde avlanması kesinlikle yasaktı. Tehdit unsurunun
olmadığını hisseden hayvanlarsa, daha sakinleşip evcil hale gelmekte. Bu düzenlemeler sayesinde
Chevron’un Kutubu’daki petrol sahası Papua Yeni Gine’deki en sıkı korunan ve denetlenen milli
park olma özelliğine sahip.
Chevron eğer petrol faaliyetlerinden elde ettiği kârı azaltacak çevre politikalarına para
harcayacak olsaydı, hissedarları şirketi dava ederdi. Anlaşılan o ki, yapılan hesaplar uygulamaya
alınan bu politikaların uzun vadede petrol faaliyetlerinden daha kârlı olacağını işaret ediyor. Alınan
23
bu önlemlerin büyük çevre felaketlerini önlemedeki etkinliği çok önemlidir. Aynı zamanda sıkı bir
kuş gözlemcisi olan bir Chevron güvenlik yetkilisine, bu politikaların uygulamaya alınmasına neyin
neden olduğunu sorduğumda, cevabı kısa ve net oldu: “Exxon Valdez, Piper Alpha ve Bhopal”. Bu
üçü Dünyanın en bilinen, en çok tartışılan ve en maliyetli endüstriyel kazalarıydı. Her biri sorumlu
şirketi milyarlarca dolar zarara uğrattı; hatta Bhopal kazası Union Carbide Şirketinin bağımsız bir
şirket olarak kalmasını olanaksız hale getirdi. Chevron ve bazı başka çok uluslu petrol şirketleri bu
önlemleri belli projelere yılda birkaç milyon dolar harcayarak, uzun vadede böylesi bir kaza sonucu
milyar dolar kayıp verme riskini azaltmışlardır. Kirliliği temizlemek, kirliliği önlemekten her zaman
daha pahalıdır.
Biraz da ABD’ye dönelim. Madenlerin neden olduğu sorunları çözmek için gerekli kaynak
vergi mükelleflerine faturalandırıldığından beri, Montana başta olmak üzere birçok eyalette sıkı bir
maden karşıtı hareket ortaya çıkmıştır. Halk muhalefeti, 1995 yılından beri ABD’de yeni
madenlerin açılması önerilerini bastırmada büyük başarılar elde etmektedir. Madencilik sektörü,
kendi hakkını araması için lobi gruplarına ve dost devlet adamlarına artık güvenemiyor. Madencilik
sektörünün kendi kısa vadeli çıkarlarını kamu çıkarları üzerinde görme eğiliminin, sonuçta kendi
ayağına kurşun sıktığına dair en iyi örnektir. Günümüzde, Ülkedeki madencilik faaliyetleri
neredeyse durma noktasına gelmiştir.
Çevre temizlik faaliyetlerinin yarattığı maddi yükün madencilik sektörüne (örneğin petrol
hatta kömür sanayine kıyasla daha) ağır gelmesi ardındaki ekonomik unsurların başında, göreceli
düşük kâr marjı, öngörülemez kârlılık seyri, daha yüksek temizlik maliyetleri, daha sinsi ve uzun
vadeli çevre sorunlarına neden olması, bu maliyetin tüketiciye yansıtılmasındaki zorluk, bu
masrafları karşılayacak sermayenin daha az olması ve farklı bir işgücü yapısına sahip olması gelir.
Büyük şirketlerin çevre alanındaki uygulamaları, çoğumuzun adalet anlayışını rencide eden
temel bir gerçek doğrultusunda şekillenmektedir. Mevcut duruma bağlı olarak bir şirket, en
azından kısa vadede, çevreye zarar vererek ve insanlara kötü/saygısız davranarak kârlılığını en üst
seviyeye çıkarabilir. Yürürlükteki kanunların etkin bir şekilde uygulandığı ve toplumun çevresel
konularda bilinçli olduğu yerlerde, çevreyi kirletmeyen büyük şirketler kirletenlere oranla daha
yüksek rekabet gücüne sahip olabilir. Ancak devlet uygulamalarının laçka, toplumun da
umursamaz olduğu yerlerde, aynı denklemin geçerli olma olasılığı düşüktür.
Sadece şirketleri suçlayıp durmak, toplumun temel sorumluluğunu görmezden gelmek
demektir. Toplumun, örneğin maden şirketlerini, pisliklerini temizliğe zorlayarak veya
sürdürülebilir ormanlardan gelmeyen kereste ürünlerini kullanmayarak, insanlara ve çevreye zarar
vererek para kazanan şirketlerin faaliyet göstermesine engel olacak bir yaklaşım benimsemesi
gerekir. Uzun vadede doğrudan veya siyasetçiler yoluyla çevreye zarar veren politikaları kârsız,
yasak ve sürdürülebilir çevre politikalarını kârlı yapacak olan toplumun kendisidir.
Devletlerin çevre konusunda bilinçli bir duyarlılık göstermesi ve hükümetlerin gerekli
önlemleri alması gerekir. Ayrıca büyük şirketler, kamu veya devlet baskısına kulak tıkayan
tedarikçisine bazı kuralları çok daha etkin şekilde dayatabilir. Örneğin, Amerikan toplumunun deli
dana hastalığıyla ilgli endişeleri arttığında, Hükümetin Gıda ve İlaç Dairesi, kırmızı et sektöründen
hastalığın yayılmasını teşvik eden uygulamalardan vazgeçmesini talep eden birtakım kanunlar
çıkardı. Sektör, kurallara uymanın çok maliyetli olacağını öne sürerek, bu yaptırımlara tam beş
sene boyunca direniş gösterdi. Ancak hamburger satışlarındaki ciddi düşüş karşısında, McDonalds
Şirketi aynı taleplerde bulunduğunda, tüm sektör birkaç hafta içinde gerekli düzenlemeleri hayata
geçirdi. McDonalds’ın satın alma bölümünde görevli bir yetkili bu durumu şöyle açıklıyor: “Elbette
tedarikçiler bizi dinleyecek; sonuçta dünyanın en büyük alışveriş sepeti bizim elimizde”. Toplumun
bu kapsamdaki görevi tedarik zincirindeki hangi halkaların kamu baskısına hassas olduğunu tespit
etmektir. Kapısı çalınacaklar, et paketleyicisi, madenciler veya keresteciler değil, McDonald's, GAP
ve diğer başka çok uluslu şirketlerdir.
24
Bütün Bunlar Bugün Bizim için Ne İfade Ediyor?
“Jared, dünyanın geleceği hakkında iyimser misin yoksa kötümser mi?” Bu belki de en sık
karşılaştığım sorulardan biri. Cevabım asla değişmez: “Temkinli bir iyimserim”. Yani demek
istediğim, karşı karşıya olduğumuz sorunların farkındayım. İhtiyatlı davranmamız, bu sorunların
üstesinden gelmek için kararlı olup, ciddi bir çaba göstermemiz gerekiyor. Bu çabamız boşa
giderse, önümüzdeki 20-30 yıl içinde yaşam standartlarımızın düşeceği kesindir. Doğal kaynakları
yokedip kaybetmeye devam ettiğimiz sürece, daha da kötü şeyler olabilir. Sorunları birbirinden
bağımsız olarak değerlendirmektense, bütün olarak ele almamız en doğru yaklaşımdır. Örneğin,
enerji krizine çözüm ararken, alternatif enerji kaynakları üzerine kafa yorarken, bir yandan da
trafik sorununu gözönünde bulundurmamız gerekmektedir. Büyükşehirlerin trafik derdi, insanların
hayatını çileye dönüştürmüş durumdadır. Petrol ve gaz bu kadar azalmışken, çevre sorununa ve
tuz biber ekecek yeni yollar, trafiğe çıkacak yeni otomobiller yerine, toplu taşımaya özendirici
politikalarla, tramvaylar, trenler ya da başka sağlıklı çözümler üretilmelidir. Büyük şehirlere yasal
veya yasa dışı yollarla gelen göçmenlerin nüfusu arttırdığı, zaten varolan sorunları çoğalttığı
düşünülmektedir. Fakat gelişmiş ülkelerdeki yaşam standardına erişmek için, Batıya gelen
insanların çok zorlu koşullarda göç ettiği ve geldikleri yerde ırkçılık, milliyetçilik gibi nedenlerle ya
da devlete, sağlık sistemine yük oldukları, ücretleri düşürerek işsizlere rakip oldukları iddia
edilerek, çoğunlukla istenmedikleri de bilinmektedir. Ancak gerçek şudur ki, gelişmiş ülkelerin
ekonomisi, düpedüz göçmenlere bağlıdır. Özellikle hizmet, inşaat ve tarım sektöründe çalışanların
çoğunluğu, göçmenlerden oluşmaktadır. Bütünüyle baktığımızda, çevresel problemler ve nüfus
sorunu, ekonomimizin ve yaşam kalitemizin altını oymaktadır. Dünyanın büyük şehirlerinin
çoğunda yaşanan su ve enerji kıtlığı, biriken çöpler, kalabalık okullar, konut sıkıntısı, fiyat artışları
ve trafik sıkışıklığı, büyük ölçüde nüfus ve çevre sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bunun baş
sorumlusu da, kısa vadeli çözümlerle büyük sorunları geçiştirmeye çalışan kötü idare, beceriksiz
ve plansız yönetimdir. İnsanlık olarak uzun vadede sürdürülebilir bir yaşama ulaşmak için bu
gidişatı değiştirmeye mecburuz.
Geçmiş toplumlardan çıkarılabilecek dersler ve günümüzde hızla ilerleyen olumsuzluklara
bakarsak, karşı karşıya olduğumuz bir düzine çevre sorunu bulunmakta olduğunu görürüz.
1. Doğal yaşam alanlarının yok edilmesi: Sürekli artan bir hızla doğal yaşam alanlarını
yokediyoruz veya insan eliyle müdahale edilmiş ortamlara dönüştürüyoruz. Çevreye akıl
almaz derecede duyarsız bir şekilde, plansız programsız gelişen şehirler, açılan yollar,
otlaklar, tarlalar derken, bir de mantar gibi çoğalan, bela üzerine bela getirecek olan golf
sahaları çıktı. Kaybedilen doğal yaşam alanlarından, en çok tartışma yaratanları
ormanların, sulak alanların, mercan kayalıklarının ve okyanus dibinin mahvedilmesi. Zaten
şimdiye kadar ormanlık alanların yarısından fazlasını katletmiş durumdayız. Bu doğrudan
insanlığın da kaybı; çünkü kereste ve diğer ham madde ihtiyacımızı ormanlardan
karşılamaktayız. Aynı zamanda, ekosisteme, havayı temizlemek, yağmur döngüsünü
sağlamak, toprak erozyonunu önlemek, yaban hayata ev sahipliği yapmak gibi pek çok
hizmet veren ormanların azalması, yok oluşu, geçmişte olduğu gibi bugünkü uygarlığın da
sonunu getirecek, çökmesine neden olacak etkenlerin başında geliyor. Var olan ormanların
yapısının değiştirilmesi de, yangına elverişli bir hal almasını sağlıyor (Örneğin meşelerin
kesilip yerine çam dikilmesi gibi.) Sulak alanların kurutulması da bir dizi felaketi
beraberinde getirmekte. Su kaynaklarımızın nitelikli olmasını sağlayan sulak alanlar, balık
ve kuş türleri için de çok önemli. Okyanusların, yağmur ormanları diyebileceğimiz ve pek
çok deniz canlısına yaşam alanı sunan mercan kayalıkları da, çok ciddi boyutta zarar
görmüş durumda. Böyle davranmaya devam edersek, 2030’da kalan mercan kayalıklarının
da yarısını yok etmiş olacağız. Trollerle balık avcılığının giderek yaygınlaşması ve aşırı
avlanma, bu felaketin en büyük nedeni. Tarımsal alanlardan denize sızan kimyasal atıkları
da unutmamak gerek.
25
2. Doğal Gıdalarda Azalma: Özellikle balık gibi, insanların protein ihtiyacını karşılayan doğal
gıdaların miktarında büyük bir azalma var. Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların etleri için
yetiştirilmesinden çok daha masrafsız bir şekilde, doğal yollarla ulaşılabilen bir gıda.
Dünyada 2 milyar insan, başka protein kaynaklarına ulaşamayacak kadar fakir oldukları için
deniz balığına muhtaç. Eğer, doğru davranıp balıkların üremesine fırsat verirsek balık
avlamaya ve deniz balığı yemeye devam edebiliriz. Ancak balıkların trolle avlanması ve
yumurtlama döneminden önce avlanması da büyük tehdit oluşturmakta. En kötüsü de,
giderek artan balık çiftliklerinde yetiştirilen balıkların beslenmesi için, doğal balıklar aşırı
miktarlarda avlanmakta ve sonuçta balık çiftlikleri ürettiğinden kat kat fazla deniz balığı
tüketmekte. Bu durumda daha ucuza balık üreteceğiz derken pahalı bir bedel ödemekteyiz.
Su ürünleri çiftliklerinin atıklarının denizlerde kirlilik yaratması ve çiftliklerden kaçan
balıkların doğal türlerin genetiğini bozması da cabası. Balık çiftlikleri yüzünden fiyatların
düşmesiyle, balıkçıların kazançlarını aynı tutmak için doğal deniz balıklarını aşırı miktarda
avlamaya yöneldiğini de unutmamak gerek.
3. Biyo-çeşitliliğin ve yabani türlerin yokedilmesi: Yenebilir yabani hayvanlar, bitkiler,
yabani yemişler, insanın çevreye olan olumsuz etkileri yüzünden hızla yokolmakta ve böyle
gidersek, kalanlarda önümüzdeki yüzyılın yarısına kadar yok olmuş olacak. Bu türleri
yokederek kendi sonlarını getiren geçmiş toplumlardan bahsettik. Ancak biyoçeşitlilik,
çoğumuzun ne yazık ki farkına varamadığı öyle bir denge sağlamakta ki, aslında insan
uygarlığının devamı da buna bağlı. Yeryüzünde biz insanlara bedava hizmet veren öyle
canlılar var ki, onlar olmazsa aynı görevi görecek bir şey bulmamız aşırı derecede pahalı,
hatta çoğu durumda imkansız. Pek çok insanın iğrenç dediği yaratıkların, böceklerin,
hayvancıkların kullandığımız kimyasallarla yok edilmesi, insanlar için çok büyük zarara
yolaçan sonuçlar doğurmakta. Bunu uçağın parçalarını birleştiren vidalara benzetebiliriz.
Rastgele birinin söküp atmanın neden olacağı faciayı düşünün. Faydalarına yönelik olarak
pek çok örnek verebiliriz. Solucanların toprağı havalandırması, bakterilerin toprağa gübreye
tonlarca masraf yaparak sağlayamayacağımız miktarda nitrojen temin etmesi ya da arılar
ve başka böceklerin bitki polenlerini birbirine aktarması, bitkilerin tohumlarını yayan kuşlar
ve memeliler, atıklarn çürümesini sağlayan, besinleri yeniden geri kazandıran ve sonuç
olarak bize temiz hava, su ve toprak sağlayan bir sürü canlı. Herbirinin kıymetini bilmeliyiz;
yoksa çok pişman olacağız.
4. Toprak kaybı: Tarım arazilerinde sel ve rüzgarla oluşan toprak kaybı, toprağın yeniden
oluşması sürecinden 10 ila 40 kat kadar hızlı. Ormanlık arazilerin yok edilmesi de, toprak
kaybında çok etkili. Nitelikli toprak kaybının diğer sebepleri de yine insanların tarım
faaliyetleri nedeniyle toprağın tuzlanması ve verimliliğin azalması. İnsan nüfusunun giderek
arttığı bir dönemde tarım arazisine ihtiyaç artarken, var olan nitelikli toprağın azalıyor
olması, çevreye verdiğimiz hasarın sonucu ve en önemli sorunlardan biri.
Ormansızlaştırma gibi, toprak kaybı da pek çok geçmiş toplumun çökmesine katkıda
bulunmuş bir unsur olarak, acilen üstesinden gelinmesi gereken bir sorun.
5. Enerji kaynakları sorunu: Petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtlar, Dünyanın en
büyük enerji kaynakları; özellikle de sanayi devletleri için. Sanılanın aksine, mevcut petrol
ve doğalgaz rezervleri, bizi sadece birkaç on yıl daha idare etmeye yetecek miktarda; daha
fazla değil. Daha keşfedilecek pek çok petrol yatağı ya da kömür madeni olduğu iddia
edilse de, bunlara ulaşmak çok pahalı ve zor olacağı gibi, aynı zamanda kalitesi de düşük
olacak. Üstelik çevreye olan bedeli de çok yüksek olacağından, hemen alternatif üretmek
şart.
6. Su kaynakları sorunu: Dünyada bulunan tatlı su nehirleri ve göllerinin çoğu tarımsal
sulama amaçlı, evsel ve endüstriyel kullanım amaçlı olarak, zaten uzun zamandır hunharca
kullanılıyor. Ama pek çok yerde insanlar, kendi kullandıkları suyu kendi kimyasal veya
organik pislikleriyle kirletiyor. Yeraltı su kaynakları da yeniden dolabileceklerinden çok daha
süratle tüketiliyor. Deniz suyunun tuzdan arındırılması ve iç bölgelere pompalanması da
aşırı pahalı bir işlem olduğu için, Dünyanın su sorununu çözebilecek bir çare değil
kesinlikle. Anasazi ve Mayaların sonunu getiren su sorunu, uygarlığımızı tehdit etmekte.
Ayrıca şu anda bile, yeryüzünde bir milyarı aşkın insanın, temiz içme suyundan mahrum
26
olduğunu unutmamamız gerek.
7. Güneş enerjisi: Güneşin enerjisinin sonsuz olduğunu düşünsek de, toprağın güneş
ışınlarını belirli bir emme kapasitesi var. Dolayısıyla asfalt yollar, betonarme binalar ve golf
sahalarının güneş ışınlarını gereğinden fazla emdiğini göz önüne alırsak, yeryüzünün güneş
ışınlarını emme kapasitesinin yarısını zaten kullanmış oluyor ve böylece de güneş enerjisini
boşuna harcamış oluyoruz. Nüfus arttıkça daha fazlasını kullanacağımız düşünülürse, yine
insan etkisi yüzünden ormanlar ve bitkilerin, büyümelerine yetecek kadar fotosentez
yapmaları zorlaşacak.
8. Kimyasallar: Kimya sanayii ve diğer endüstriler, toprağı, havayı, denizi ve su kaynaklarını
kirleten maddeler üretiyor ya da çevreye atıklarını salıyorlar. Toksik kimyasalların başında
gelen böcek ilaçları ile zirai ilaçların, kuşlar, balıklar ve diğer hayvanlara zararlı olmasından
daha önemlisi, insan sağlığına doğrudan olumsuz etkileri tartışılmaz bir gerçek. Az
miktarların bile sakat doğumlara, zihinsel geriliğe, kısırlığa neden olduğu, bağışıklık
sistemimizin direncini kırdığı, bilimsel olarak kanıtlandı. Zaten etrafınıza baktığınızda, sağlık
sorunlarının ne kadar arttığını, tüp bebeklerin çoğaldığını görmek için bilim adamı olmaya
gerek yok. Böyle giderse, doğal yollarla gebe kalmak neredeyse tarihe karışacak. Çünkü bu
kimyasallar hormonlarımızı etkiliyor, vücudumuzda birikiyor. Bu kimyasalların, erkeklerin
sperm sayılarının düşmesinde etkili oldukları da ispatlandı. Doğada yok olmayan kimyasal
maddelerin başında PCB, DDT ve ayrıca cıva, kurşun gibi ağır metaller geliyor. Böcek
ilaçları ve tarımsal ilaçların yanında insanoğlunun yarattığı başka suçlular da var: örneğin
plastik bileşenler, deterjanlar, soğutucu gazlar. Çevre kirliliği sorunu olan yerlerin
temizlenmesinin maliyeti de milyarlarca dolar. Fakat ABD’deki çevre kirliliğinin boyutunun
çok daha ötesinde kirli yerler de var. Rusya, Çin ve pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde kömür
madenlerinin yarattığı pisliği temizlemenin maliyetini düşünmeye kimse cüret bile
edemiyor.
9. Yabancı türler: Bu sorun, bilerek veya bilmeyerek, insanoğlunun bir coğrafyaya ait doğal
bir tür olan bir canlıyı, bitkiler dahil başka bir yere götürmesiyle meydana gelmektedir ve
akıl almaz boyutlarda uygulanır durumdadır. Bazı türler bulundukları ekosisteme çok
faydalıdır. Bazı türler de var ki, bir şekilde farklı bir coğrafyaya taşındıklarında, çok büyük
zarara yol açabiliyorlar. Paskalya Adası örneğinde Avrupalı sömürgecilerin gemileriyle
Adaya ulaşan farelerin, ağaçların ve kuşların üremesini sona erdirdiğini unutmayalım. Yakın
bir örnek ise, Avustralya’nın yerli tavşan ve tilki popülasyonunun yok olması. Yerleşik
türler, yeni gelen türe karşı nasıl korunacaklarını bilmediklerinden yok olup gidiyorlar; bu
da tüm ekosisteme hasar veriyor. Şu anda Dünyanın pek çok yerinde benzer sorunlar
yaşanıyor.
10.Sera Gazı Salınımı: Küresel ısınmaya katkıda bulunan sera gazı salınımı, ısı artışını
anormal biçimde hızlandırıyor ve bu sorun da insan faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Eriyen
buzullar nedeniyle, Dünya çapında deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı bölgeler ve deniz
seviyesinin altındaki kalabalık nüfuslu yerler için büyük tehdit oluşturuyor. Küresel
ısınmanın, şu anda tam olarak ne ve nasıl olacağı öngörülemeyecek ikincil etkilerinin de
devasa sorunlara yol açacağına şüphe yok.
11.Nüfus artışı: Giderek artan Dünya nüfusu, daha fazla gıda, daha fazla su, daha fazla
kaynak, daha fazla çöp anlamına geliyor. Hesaplamalara göre, şu andan itibaren Dünyadaki
her çift 2 çocukla yetinse bile, Dünya nüfusu 70 yıl daha artmaya devam edecek. Çünkü
Dünya nüfusunun çoğunluğu, genç ve üreme çağındaki insanlardan oluşuyor. Dünya
nüfusundaki artış durmadıkça ve insanlar yaşam tarzlarını değiştirmedikçe, saydığımız
diğer sorunlar büyümeye devam edecek.
12.İnsanın çevreye olan etkisi: Aslında önemli olan sadece insan sayısı değil; insanların
çevreye olan etkisi. Esas derdimiz, insanların kaynakları bilinçsizce tüketmesi ve atık
üretmeye devam etmesi. Gelişmiş ülkelerin çıkardığı çöp miktarı Üçüncü Dünya
ülkelerinden çok daha fazla. Genel olarak bakıldığında, bir Amerikalı, Batı Avrupalı veya
Japon’un fosil yakıtlar gibi tükettiği kaynaklarda çıkardığı çöp de, bir Üçüncü Dünya ülkesi
vatandaşınınkinden 32 kat fazla. Fakat, Batılılara özenen Üçüncü Dünya ülkelerinde
yaşayanların da yaşam standartları giderek yükseldiği için, insanın çevreye olan olumsuz
27
etkisi artacak. Siyasi, ekonomik veya sosyal sebeplerle Batıya göçlerin artmasıyla, Avrupa
ve Amerika’da nüfusun çoğalması ve dolayısıyla daha fazla insanın Batılı tüketim tarzını
benimsemeye başlaması da, aynı şekilde çevreye olan olumsuz etkimizi arttıracak.
Ulusların kalkınması için, ülkelerin Batı standartlarında yaşam hedeflerine ulaşmaları için
doğru politikaları uygulamaları gerektiği ve bunu, bütçelerini dengeleyerek, eğitim ve alt
yapıya yatırım yaparak sağlayabileceklerini öğütleyen BM veya Batılı hükümetlerin hiçbiri,
Üçüncü Dünya ülkelerinin hepsinin Gelişmiş Ülkelerin yaşam standartlarını benimsediği
takdirde Dünyanın bunun kaldırmasının mümkün olmadığını kabul etmek istemiyor. Oysa ki
asıl imkansız olan, bu ikilemin Üçüncü Dünyanın gelişme çabalarını engellemeye çalışarak
çözülmesi. Hayat tavizlere dayalı zorlu ve sıkıntılı seçimlerle doludur. Çözüm bekleyen
şudur: Tüm insanlığın daha iyi hayat şartlarına kavuşmasını sağlamak; ancak bu standardı
küresel kaynaklara aşırı yüklenmeyecek şekilde belirlemek.
Yukarıda saydığımız, birbirlerine zincirleme bağlı olan bu çevresel sorunların hepsini
halletmediğimiz sürece, sorun yaşamaya devam edeceğiz. Bunu yapabilmek için de, yaşam
tarzımızı değiştirmemiz şart. Dünya toplumunun şu anki gidişatı sürdürebilmesi mümkün değil.
Dünya kaynaklarının (en azından bazılarının) kendini yenileyebilmesi, yeryüzünde yaşamın ve
insan uygarlığının sürdürülebilmesi için, bu 12 sorundan sadece biri bile önümüzdeki on yıllarda
tüketimde kısıtlamaya gitmemizi gerektiriyor. Başlıca sorun nedir diye soranlara verecek cevabım
ise, başlıca sorunu aramaktan vazgeçmeleri gerektiğidir. Çünkü bu sorunlar çözümsüz kaldığı
sürece, insanlığa ve gezegenimize hasar vermeye devam edecek. Birini çözümsüz bırakırsak bile,
başımız dertten kurtulmayacak. Bu sorunlar, bir şekilde bugünün gençlerinin ömrü içerisinde
çözülmek zorunda. Esas soru bizlerin seçeceği hoş yollarla mı, yoksa seçimimiz dışındaki savaş,
açlık, soykırım, salgın hastalıklar ve toplumların çöküşü gibi nahoş yollarla mı çözüleceği. Tüm bu
karamsar olaylar, insanlık tarihi boyunca yaşanmıştır. Olumsuz olayların oluşma sıklığı, çevrenin
bozulması, nüfusun yarattığı baskı ve sonucunda meydana gelen yoksullukla siyasi istikrarsızlığa
bağlı olarak artar. İnsan uygarlığının Dünya çapında çöküşü sonucundan biraz daha az dramatik
olanı da, şunun gibi bir sonuçtur: Gelişmiş ülkeler rahatlarını bozmadan (ki bu rahata düşkünlük
insanlığı felakete sürüklemektedir) hayat tarzlarını değiştirmeden yaşamaya devam ederken,
Rwanda ya da Haiti’dekine benzer koşulların, gelişmekte olan ülkelere yayılması durumunda bizi
mutsuzluk, kronikleşmiş terör, savaş ve salgın hastalıklar beklemektedir.
Geçmiş toplumların yaşadıklarından ders alıp, geleceğimizi yaptığımız hatalardan
arındırarak, sorunlarımıza küresel çapta acil çözümler bulmamız gerekmektedir. Karamsarlığa
kapılacağımıza, ihtiyatlı bir iyimserlik taşımalıyız. Çünkü gerçekçi olmak, umutlu olmak için temel
dayanağımız, karşımızdaki sorunların çözümsüz olmamasıdır. Evet, büyük risklerle karşı
karşıyayız; ancak en ciddi sorunlar bile kontrolümüz dışında değil. İşin köküne inersek, bizi
çevreleyen sorunlar yumağının esas sorumlusunun insanoğlu olduğunu görürüz. Bunları kontrol
eden bizleriz; bu sorunlara neden olmaktan vazgeçebilir ve çözüm üretmeye başlayabiliriz.
Gelecek önümüzde, atak olmamız gerekiyor.
Öncelikle, çevre sorunlarıyla ilgilenmenin lüks olduğunu düşünen ve çözüm hedeflerini
masraflı gören zihniyeti bir kenara bırakmanın zamanı çoktan gelmiştir. Esasında çevre kirliliği,
hem kısa vadede, hem de uzun vadede maliyet yükü getirmektedir. Oysa ki, çevrenin
kirletilmesine önceden engel olmak veya çevreyi temizlemek uzun vadede hatta kısa vadede bize
çok büyük miktarda tasarruf sağlar. Şöyle düşünün; hastalığa yakalandıktan sonra tedavi olmaya
çalışmaktansa, sağlığımızı koruyup kendimize dikkat etmek daha tercih edilir ve masrafsız bir
yöntemdir. Çevreye verdiğimiz zararın aslında kendi başımıza açtığımız dertler olduğunu akıldan
çıkarmamak gerekir.
Teknolojinin sorunlarımızı çözeceğini düşünmek de büyük bir yanılgı ve kendimizi
kandırmaktan başka bir şey değildir. Belki yeni teknolojiler çözümü kolaylaştıracaktır; ancak son
yüz yılda oluşan çevre felaketlerinin ve şu andaki çevresel sorunların, gelişen teknolojimizin
öngörülemeyen ya da başta umursanmayan sonuçları olduğunu unutmayalım. 20.yy’da büyük bir
hızla gelişen teknoloji, eski sorunlarımızı çözmek yerine ne yazık ki, yeni ve tehlikeli sorunlar
yaratmakta çok daha başarılı olmuştur. Önemli olan teknolojinin gelişigüzel gelişmesi değil, çevre
dostu teknolojiler üretmemizdir. Mesela hibrid otomobillerden bahsederken, dev kasalı SUV’lerden
28
(nam-ı diğer Etiler Traktörü) söz etmeden olmaz. Hibrid otomobil satışlarını geride bırakan bu
ürünün çevre üzerine büyük zararları vardır; ve ne yazık ki, insanların daha çok benzin
tüketmesini ve egzos salınımını arttırmaktadır. Bir kaynak tükendiğinde, yerine yenisini koyabiliriz
yaklaşımı tamamen faydasızdır. Çünkü, yerine yenisini koyana kadar iş işten geçmiş olacaktır.
Gelecek için güneş ve rüzgar enerjilerini değerlendirmek üzere çalışmalar, hidrojenle çalışan
otomobil teknolojisi geliştirmek elbette yararlıdır fakat geçiş dönemi uzun süreceğinden ve
kaybedecek zamanımız olmadığından bu yeni teknolojiler yaygınlaşıncaya kadar herşeyden önce
petrol tüketimini, mevcut arabaların kullanımını azaltacak önlemler alınması şarttır.
Gıda sorununun, nakliye sorununun çözülmesiyle veya genetiği değiştirilmiş gıdalarla
çözüleceği iddiası da büyük bir fiyaskodur. Bu iddiaya göre; gelişmiş ülkelerden bazıları, örneğin
ABD, kendi vatandaşlarının tüketebileceğinden daha fazla gıda üretmektedir ve eğer gıda tüketimi
Dünya çapında eşitlenebilirse, ya da gelişmiş ülkelerdeki gıda fazlası Üçüncü Dünya’ya ihraç
edilebilirse, açlık ve kıtlığı azaltabilir. Buradaki bariz yanılgı şudur: Gelişmiş ülke vatandaşlarının
hiçbir şekilde Üçüncü Dünya vatandaşlarının da karnı doysun diye daha az yemeye niyeti yoktur.
İkinci yanılgı ise, bazı Üçüncü Dünya ülkelerinde kuraklık veya savaş gibi krizler nedeniyle oluşan
kıtlığın boyutunu hafifletmek için, Gelişmiş ülkelerin ara sıra gıda ihraç etme isteğine rağmen,
vatandaşlarının Üçüncü Dünyayı beslemek için yapılan yardımlara düzenli vergi vermeye
yanaşmamasıdır. Üstelik bu gerçekleşse bile, ABD’nin sürekli prensip olarak karşı çıktığı denizaşırı
aile planlaması yapılmadıkça, gıda artışıyla birlikte nüfus artışının yaşanması da kaçınılmaz
olacaktır. Zaten bu ikilem ve Dünyadaki nüfus artışı, Yeşil Devrim’e on yıllarca harcanan onca para
ve yüklenen umudun sonunda Dünyada açlık ve kıtlık hala yaygındır. Bu açıdan GDO’ların da
Dünyanın gıda sorununa çözüm olamayacağı açıktır. Başta soya, mısır, kanola ve pamuk gibi
GDO’lu ürünler, genelde hayvan yemi, yağ ve tekstil üretiminde kullanılmak üzere ılıman iklime
sahip 6 ülkede yetiştirilmektedir. İnsanların GDO’ların tüketimine direnç göstermek için pek çok
geçerli nedeni vardır. GDO’lu tohumları üreten şirketlerin, mallarını ılıman bölgelerdeki zengin
çiftçilere satarak kazanç sağlayıp, gelişmekte olan tropik ülkelere satmıyor olması da acımasız
gerçeklerden biridir. Ayrıca Üçüncü Dünya ülkelerinin ihtiyaçlarına yönelik ürünler geliştirmeye de
yanaşmamaktadırlar.
Görünürde insan ömrünün uzamış olması, sağlık ve refahın artması, hala musluklardan
temiz su akması, etrafın yeşil olması, yaşam koşullarının iyileşmesi, Gelişmiş ülkelerde yaşayanlar
alışkanlıklarını değiştirmezlerse, acı sonun yaklaştığını görmelerini engelleyebilir. Fakat, insan
ömrünün uzaması tek başına bir gösterge olamaz. Milyarlarca insan, kimyasal atıkların ya da çevre
kirliliğinin neden olduğu hastalıklarla boğuşmaktadır. Üçüncü Dünya ülkelerinde Dünya nüfusunun
%80’i kadar insan, hala fakirlik içinde, açlık sınırına yakın veya sınırda yaşamaktadır. ABD’de bile
nüfusun giderek artan bir bölümü, yoksul ve sağlık hizmetlerinden yoksundur. En berbat olanı da,
bu durumu değiştirmek için ileri sürülen, “Devlet tarafından herkese ücretsiz sağlık sigortası
hizmeti” politik olarak kabul görmemektedir.
Küreselleşme nedeniyle artık, uzak gibi görünen ülkelerin sorunları da hepimizi ilgilendiren
sorunlar haline gelmiştir. Siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların dengeye kavuşturulması gereklidir.
Gelişmiş ülkelerden gelişmemiş ülkelere gönderilen elektronik veya kimyasal atıklar çok büyük bir
sağlık tehdidi oluşturmaktadır. Sanayi atıklarımızla havayı, toprağı, suyu, denizi, balıkları,
dolayısıyla insanları zehirlediğimizi umursamazlıktan gelemeyiz. Sadece Grönland, Sibirya gibi
Dünyanın ücra köşelerine gönderdiğimiz atıkların, Eskimoların besini olan balıklara karışması bir
yana, gelişmiş veya gelişmekte olan ülke vatandaşlarının besinleri içinde de çeşitli zararlı
kimyasallar bulunmaktadır.
Toplum olarak alışkanlıklarımızı değiştirmemiz lazım. Şu anda gelişmiş ülkelerin keyfini
sürdüğü ekonomik refah, yerine koyamayacağımız kaynakları kullandığımız içindir ve böyle devam
etmesi olanaksızdır. Bu doğal sermayeyi harcıyor olmamız, kesinlikle kar ettiğimiz anlamına
gelmemektedir. Hatta, iflasın eşiğinde olduğumuzun sinyalleri çoktan gelmeye başlamıştır.
Mayalar, Anasaziler gibi toplumların çöküşüne baktığımızda, hatta yakın tarihte SSCB’nin
çöküşünü incelediğimizde, bir toplumun tepetaklak devrilmesinden sadece birkaç on yıl öncesinde
refah ve güç düzeyinin zirveye ulaştığını görürüz. Bunun nedeni basittir: maksimum nüfus, refah
ve kaynak tüketimi ve atık üretimi çevre üzerinde maksimum etki demektir ki, bu da sınıra
dayanıldığını gösterir. Dolayısıyla, toplumların zirvede oldukları dönemi takiben hızlı bir çöküşe
29
geçmelerine şaşmamak gerekir.
Önümüzdeki sorunları çözmek için, aslında yeni teknolojilere ihtiyacımız yok. İlk aşamada,
bireysel olarak yaşamlarımızı, çevre dostu bir anlayışla sürdürmekle başlayabiliriz. Çözümün
anahtarı neredeyse, daima eldeki çözümleri uygulamaya sokacak siyasi iradedir. Elbette bunu
hayata geçirmek, söylemesi kadar kolay deği;l ancak geçmişteki birçok toplum, gerekli olan siyasi
iradeyi gösterebilmiştir. Genel olarak bakacak olursak, modern toplum, bazı sorunları tamamen ve
bazılarını da kısmen çözmek için gerekli iradeyi gösterdi bile.
Yok olup gitmek yerine, başarılı olmak için hemen şimdi almamız gereken kararlara
gelince; bana soracak olursanız büyük önem taşıyan iki tür karar var. Bu kararlardan ilki, uzun
vadeli düşünmeyi hayata geçirecek cesaret ve sorunun bir krize dönüşmeden, algılanabilir hale
geldiği andan itibaren vakit kaybetmeden cesur, yürekli ve ilerici kararlar almaktır. Bu türden bir
karar mekanizması, seçilmiş siyasetçilerimizi ne yazık ki fazlasıyla iyi tanımlayan kısa vadeli,
tepkiye dayalı karar verme sürecinin tam tersidir. Kısa vadeli karar verme süreciyle ilgili sayısız
depresif örneği bir tarafa koyarsak, bize umut aşılayacak cesaretli ve uzun vadeli birçok kararın
alındığını görürüz. Benzer örneklere günümüzde STK’lar, şirketler ve hükümetlerin faaliyetlerinde
de rastlamak mümkün.
Geçmiş toplumlarda yaşanan felaket derecesindeki orman alanlarını yoketme faaliyetlerini
düşünürsek Paskalya ve Mangareva reislerinin kısa vadeli endişelerine yenik düştüğünü, Tokugawa
şogunlarının, İnka İmparatorlarının, Yeni Gine dağlılarının ve 16.yy Alman arazi sahiplerinin uzun
vadeli bir yaklaşım benimsediğini ve çevrelerini tekrar ağaçlandırdıklarını görürüz. Benzer şekilde
günümüz Çinli liderleri ormanlık alanların genişletilmesini teşvik etmiş ve 1998 yılında ağaç
kesimini tamamen yasaklamıştır. İş dünyasına bakacak olursak, Amerikalı büyük şirketlerin
başarılı olmasının ardında, politikalarını herhangi bir kriz olmadan güncellemeleri veya yenilemeleri
gelmektedir. Daha nadiren de olsa cesaretli, başarılı ve uzun vadeli planlama, bazı hükümetleri ve
siyasi liderleri tanımlamak için de kullanılabilir. ABD hükümeti, geçtiğimiz 30 yıl içinde nüfus %40
oranında ve motorlu taşıtlarla katedilen mesafe %150 arttığı halde, itinalı ve sürekli çabaları
sonucunda 6 ana hava kirleticinin salınımını ulusal düzeyde %25 oranında düşürmüştür.
Geçmiş hakkındaki bilgimizle canlanan bir diğer kritik seçim, değerler hakkında sancılı da
olsa önemli kararlar alınmasıdır. Geçmişte bir toplum için yararlı olan değerlerden hangisi sürekli
değişen şartlar karşısında var olmaya devam edebilir? Hürmet gören bu değerlerden hangileri
yerini farklı yaklaşımlara bırakmalıdır?
Liderler pasif tepkiler vereceklerine, krizleri önceden görüp erken davranacak kadar cesur
olmalıdır. Yukarıdan aşağı yöntemle güçlü ve yerinde öngörülü kararlar alıp uygulayarak toplumda
büyük farklar yaratabilirler. Aynı şekilde, cesur davranan vatandaşlar da aşağıdan yukarı
dayatamayla yöneticilerini etkileyebilir.
Geçmiş toplumların hatalarından ders çıkarma şansına sahibiz. Bizden önce hiçbir uygarlık
böylesi kapsamlı bir avantaja sahip değildi. İyiye doğru bir fark yaratmak adına, yeterli sayıda
insanın bu fırsatları yerinde değerlendireceğini umut ediyorum.

joomla visitor

Free business joomla templates